27 12.2009

Dünya Tarihi’nin Baudrillard – Simülatif Gerçeklik Kuramı Çerçevesinde Çözümlemesi

Baudrillard, simülasyon kuramında, var-olan -ya da var bile olmayan- gerçekliklerin, zemini olmayan bir gerçeklik varsayımı üzerinden gerçekmişçesine sunulması durumunu anlatmıştır.

Örneğin, 2003 yılındaki Irak’ın ABD ve İngiltere öncülüğündeki Çokuluslu koalisyon Kuvvetleri tarafından işgâlinin an be an CNN gibi dünya çapında yayın yapan kanallar başta olmak üzere, dünyadaki pek çok tv kanalının canlı yayın ile televizyonlardan izleyicilerine aktarılması, izleyicilerin ise, bu savaşı bir dizi, bir film, bir belgesel gibi televizyonlarından izleyerek tepkisiz kalmaları, bırakılmaları durumu, bu kuram açısından bir örnek teşkil edebilmektedir. Çünkü, Irak savaşı bir gerçeklik arz etmek ile birlikte, bu savaşın hemen yanıbaşındaki Türkiye’de, bu savaşı televizyondan izleyen birisi için bu yalnızca televizyon ekranından izlenen görüntülerden ibaret olmaktadır. Hatta, Türkiye’den bu savaşı izleyen kişiler için Irak savaşı, yalnızca televizyonların gösterdiği, televizyondan izlenen görüntülerin çerçevesinde yaşanmıştır. Bunun dışındaki tüm yaşananlar tartışmaya ve spekülasyonlara açık önermeler olabilir bu kişi(ler) için yalnızca. Yani, yalnızca medyada izlenenler gerçekliktir, medyada görülenler dışında anlatılan herşey ise yalnızca spekülatif anlatılardır.

Baudrillard

Baudrillard’ın bu simülasyon kuramı, üç ana temele oturmakta: Gerçeklik, gerçekliği aktaran ve de gerçekliğin aktarılan simülatif görüntüsünü izleyenler. Adı konulmamış da olsa, bu üçlü “dayanışma” bozulmadığı sürece de, gerçeklikler zaman içerisinde gerçekliğin simülatif görüntülerinden daha önemsiz ve de gerçek dışı hale gelmektedir.

Bu üçlü dayanışma, kökeninde bir dayanışma bilinci taşımasa da, sanal gerçekliğin aktarım araçlarının toplumsal yaygınlığı nedeniyle, bir süre sonra bu bilinç de toplumsallaşmaktadır. Baudrillard’ın bu kuramı, I. Dünya Savaşı sonrası dünyada yükselen modernist – totaliter rejimlerin otorite sağlamak için başvurdukları propaganda tekniklerine tarihlenebilmektedir. Ancak, tarihe baktığımızda, bu kuramın kökenlerini çok daha geçmiş zamanlara götürebileceğimiz de bir gerçektir. Çünkü, kuramın dayandığı kuralların kökeni, olanı farklı şekilde göstermek, daha önemlisi de olan şeyin simülatif şeklini görenlerin, izleyenlerin veya duyanların gerçekten olana değil de, bu simülatif yapıya inanmalarıdır. Kitle iletişim araçlarının çok ilkel olduğu dönemlerde, bu türde bir olan, gösteren ve gören ilişkisi kurmak çok zor değildi. Çünkü, gören – görmeyi amaçlayan ile gerçeklik arasındaki uzaklıklar ve de iletişimin düşüklüğü, gösteren açısından kolaylık sağlamaktaydı.

Dolayısıyla, örneğin bir Mısır firavunu kendisini tanrı ilan ettiğinde, halk bu durumu gözlemleyemediğinden ve de egemenlikleri de firavuna ait olduğundan dolayı dogmatik bir inanç bu ilişkinin doğal bir biçimde kurulması için yeterliydi. Yani, Mısır firavunları, Mısır halkı için gerçekten bir tanrıydı. Bu tanrı-firavunun savaşta gerçekleştirdiği üstün yetenekler, yaptığı işlerdeki “mucizevi” görünen işler ise, aktarıcılarca halka abartılarak ve gerçek birer mucize gibi aktarıldığından, halkın zaten tanık olmadığı gerçeklik, bir süre sonra halk üzerinde bir bilinç oluşturmakta, halk kendi kendisini bu var-olmayan, simülatif gerçekliğe inandırmaya başlamaktaydı. Ki, zaten geçmiş dönem hükümdarların egemenliklerinin kaynağı olan kutsallık da buradan gelmekteydi. Hükümdarlar da, bu egemenliklerini ve güçlerini korumak için, hikayelerden, söylemlerden daha fazlasına ihtiyaç duymaya başladılar. Çünkü, bu söylemler zamanla yalnızca hükümdarların tekelinden çıkarak, bir süre sonra halk içerisinde kahramanlar yaratmaya başladı ve bu kahramanların halktan gördükleri ilginin zamanla hükümdarları halkın gözünden düşürmeye başlaması, halkın hükümdarlarını tanrı katından indirmeye başlamaları ile, ilk önce yöneticiler yaptırdıkları kaleler ile kendilerini halktan koruyarak, aynı zamanda da ulaşılması güç kılarak, yönetimlerini sürekli hale getirmeye çalıştılar. Ardından, bu kalelerini güçlendirdiler ve büyüttüler. Bir süre sonra yalnızca bu büyüklük bile halka ürkünç gelmeye başladı ve bunun sonucunda, anıtsal yapılar günden güne hükümdarlarca kullanılmaya başladılar.

Tarihsel Süreç 1

HÜKÜMDARLARIN GÜÇ KAYNAKLARI ve PROPAGANDANIN GEÇMİŞİ

Mısır piramitleri, bu konuda oldukça başarılıdır. (Henüz nasıl yapıldığı tam olarak kesinleşmemiş de olsa, yapılma süreci hakkındaki bazı kesinleşmiş olan bilgiler ışığında) Halk tarafından inşa edilmiş ve inşa sürecine dahil olmuş kimsenin de inşaatın dışına çıkamadığı, inşaat bitmeden önce öldürülerek, piramitlerin sırlarının, gerçek bir sır olarak kalmasının sağlandığı, bundan dolayı da yalnızca haklarında efsanelerin üretildiği yapılar olarak bugüne kadar gelmiş birer üstün egemenlik anıtlarıdır. Ancak, bunu inşa edenler yine halktır ve insandır. İçerisinde yatan kişiler de firavundur ve yine insandırlar. Ancak, halk arasında efsanevileştirilmesi ise, hiçbir sırrının dışarıya taşırılmaması ve de gizemli olarak tutulmasından dolayıdır. Yani, insan yapısı piramitler, aktarıcılarca bu gerçekliği saklanarak onlar hakkında simülatif bir gerçeklik yaratılmış ve de halk da bu yaratılmış-olan gerçekliğe inandırılmıştır. Yani, halkın gözündeki tanrı-firavun, bir kez daha ilahlaştırılmıştır. İşte bu dönemin Mısır, Mezapotamya ve de Girit yapılarına ve sanatına sanat tarihçisi Gombrich Sanatın Öyküsü kitabında, bu ilahi iktidarın ülkesinin, ilahileştirilmiş sanatına “Sonrasızlığın Sanatı” adını vermiştir. İşte bu “sonrasızlığın sanatı”nın egemen olduğu toplumda, anıtsal yapılarla ve efsanevi söylemler ile ilahileştirilen firavunun bu iktidar erkinin, yönetimin tüm kademesine yayılabilmesi ve de halkın, yönetimin en alt kademesine kadar topyekun bir şekilde yaratılmış olan hegemonyayı kabul etmesi için de, yönetim örgütlenmesi içerisindekilerin, en altındakilerden firavuna kadar, yaptıkları bazı işlemler birer tören haline getirilmiş, hatta çoğu zaman bu törenlere ilahi yönler de katılmıştır. Örneğin yeni firavunun taç giyme töreninde tanrıları ziyareti, halkın bayram havası içerisinde bu törenleri izlemeleri, yönetim kademesine geçen insanların törenler ile bu göreve talip olmaları gibi pek çok ritüel ile, yönetimin hem ilahi, hem de hegemonik yapısı sürekli olarak korunmuştur. Ancak, bu törenlerde halka verilen ziyafetler, düzenlenen eğlenceler ile halkın gözünde firavun onların yaşam kaynağı olarak orada olan bir imge konumundadır. İşte tüm bu ritüeller, yapılar ve de söylemler ile yaratılan imgelemin tamamı, halkın tamamı gibi insan olan bir firavunun iktidarını meşrulaştırmak, onun bir tanrı-firavun olduğuna halkı inandırarak, onun ulaşılmaz ve halkın de en yüce kişisi konumuna yükseltmek için yaratılmış simülatif bir gerçekliktir yalnızca. Yani, burada gerçeklik, firavunun bir insan olması, bu gerçekliği halka aktaran ve halkta bir bilinç oluşmasına neden olan, yönetim ile iş birliği yapmış ve yönetimden çıkarı olanlar, anıtsal yapılar ve düzenlenen rutin ritüellerdir. Bu yaratılmış gerçekliğin izleyicileri ve de bu yaratılmış gerçekliğin üzerlerinde bir gerçeklik bilinci oluşturduğu kesim ise, halkın kendisi olmaktaydı. Yani, dışarıdan baktığımızda, firavunun iktidar kaynağı aslında bir ilahi güç değil, yine halkın kendisiydi. Ancak, halkın bunu bilmesi, firavunun iktidar erkini zayıflatacağından dolayı, firavun, kendisini olduğundan çok farklı bir imgelem ile halka yansıtarak iktidar erkini güçlendirmiştir.

Yunan dönemine baktığımızda ise, büyük farklılıklar göze çarpmaktadır. Öncelikle yönetim anlayışı, tek bir tanrısal yöneticiden halkın da kısmen katılım sağladığı bir demokrasiye, insan üstü, dünya dışı tanrılardan çok, insana benzeyen tanrılara ve de anıtsal bir mimariden, daha küçük ve insancıl yapılara bir geçiş görmekteyiz. Yani insanın bir tür kendisine yönelimini ve tanıyışını görüyoruz. Yunan yöneticileri, her ne kadar anıtsal mimarilere, insanüstü görünümlere ihtiyaç duymadılarsa da, egemenliklerine kaynaklık edecek bir güç bulmaları kaçınılmazdı. Böylece, uzun yıllardır bölgede yükselen felsefi düşünce (Eshilos, Aristofanes, Evripides, Sofokles, Aristo, Eflatun, Sokrates, Herodot ve Ksenofon gibi bugün bile hala pek çok düşünce akımının temelini oluşturan felsefecilerin de etkisi ve katkısıyla), meyvelerini verdi ve Yunan devleti, yetkileri insanüstülüğe değil, insan yaratımı yasalara ve de uzlaşmaya dayalı bir yönetim anlayışı ile varlığını sürdürmeye devam etti.

Ancak, bu barış, demokrasi ve de sanat yılları sürekli olamamıştır. Doğu felsefesinin Yunanlıların felsefesinden farklı bir çizgide yol aldığı açıktı. Mısır firavunun yalnızca kendi halkı üzerinde kurmaya çalıştığı egemenliğe yönelik yarattığı simülatif gerçekliği, Doğunun tarih boyunca her zaman Batı’dan daha mistik olan yapısı ile birleştirmiş ve böylece çok büyük kitleleri yönetimi (hatta bir anlamda boyunduruğu) altına almış bir Pers İmparatoru, neredeyse tüm Asya kıtasını egemenliği altına almıştı. Tarihin en büyük imparatorluklarından birisinin olan Pers İmparatorluğu ordusu, zenginliğinden doğan gücü ve de Batı’dan bağımsız bir gelişim sergilemiş olan Doğu teknolojisi ile Batı üzerine yönelmeye başlamıştı. Pers İmparatorluğu, Batı medeniyetinden farklı da olsa, çok köklü ve zengin bir doğu kültürüyle varolmuştur. Doğu’nun merkeziyetçi, toplumsal, bütünlükçü ve de bolluk içerisinde yokluğu arayan felsefesi çerçevesinde, çok büyük bir insan gücü ile ve de en önemlisi, iktidar gücünü halkından ve onun rızasından değil, ilahi bir güçten ve doğrudan kendisine atfedildiğine inanan, tek olan yönetici ile büyümüştür. Bu ilahi duruş, halkın rızası ile iktidar olmasa da, belirli periyodlar içerisinde yerine getirilen seremoniler, törenler ile iktidar erkinin ilahi yapısı korunmuştur.

Tarihsel Süreç 2

İktidar Savaşları

İşte dünya tarihinin bu dönüm noktası, dünya medeniyetinin “ileri” kabul edilen Avrupa kıtasında bir çatışma yaratmıştır. Geçmişteki egemenliklerini korumaya çalışan aristokrasi, halkın yönetime katılma çabası karşısında, doğudan gelen bu “büyük” güç karşısında, yine bir büyük güç çıkartma ve kendilerini (Avrupa halklarını) doğu tehlikesine karşı koruma adına, yeniden yönetici sınıfı halktan ayırmaya başlamıştır. Bu noktada Avrupa aristokrasisi, Doğu’ya karşı bir Doğu özentisinin etkisine girmiştir. İşte bu dönem, yani Ortaçağ, Batı’nın gelişim sürecinin Doğu esintileri ile kesintiye uğraması ve bu döneme kadar yaşanmış gelişimin yerini bir durağanlığa bırakmasına sebep olmuştur. Tek nedeni ise, geçmişte iktidar olan Aristokrasinin, elinden kaybetmeye başladığı hegemonyayı yeniden sağlama çabasıdır. Ancak, Avrupa kendi içerisinde ilkel bir sınıf çatışması yaşarken, ortaya yeniden bir tehdit unsuru çıkmıştır: Osmanlı İmparatorluğu. Özellikle İstanbul’un fethi, Doğu Bizans’ın yok olması ile iyiden iyiye Avrupa içerisinde sıkışan Avrupa, ekonomisini büyük ölçüde dışarıya kapatmış, küçültmüştür. Buna karşın ise, egemenliklerini korumak için geçmişte kullandıkları, sonradan ise doğudan yeniden hatırladıkları hegemonal araçları kullanmaya başladılar. Ancak, diğer yandan da, baş gösteren Barok üslûp, Doğu kültürünün etkilerine rağmen, başta dönemin etkin akımı ruhani binalarda olmak üzere, aristokrasinin tüm araçlarında kendisini göstermiş ve Doğu’nun ritüeller ile sağladığı hegemonyayı, Avrupa insan üstü, anıtsal mimarisi ile yakalamaya çalışmıştır. Bu noktada, konu dışı bir ek olarak, Avrupa kapalı ekonomisinin yürümesinde bu tür yapıların etkin olduğunu söylemek de gerçek dışı olmayacaktır.

Avrupa’nın kendi içerisinde, kendi kendisine, kendisini büyük gösterme çabaları süredursun, insan merkezli, ancak ritüelleri ile hegemonyasını insanlığın üzerinde tutan ve yine Avrupa gibi, egemenliğinin kaynağını ruhani ögelerden alan Osmanlı, Avrupa’nın kapalı sistemini de zorlamaya başlamış, hatta günden güne yaşam alanlarını kısıtlamaya kadar gitmiştir. Avrupa’nın bu kadar sıkışmasına karşın ise, Osmanlı İmparatorluğundan başlayarak Doğuya doğru, bugün bahsettiğimiz açıdan bir eşit gelir dağılımı veya eşit bir zenginlikten bahsedemesek de, dönem şartları içerisinde büyük bir zenginlik ve refah ortaya çıkmaya başlamıştır. Avrupa’da kendi içerisinde sıkıştıkça, bu zenginliğe ulaşma yolları aramış ve bu içe kapalılığın kaynağı dine rağmen, ancak yine bu din merkezli bir şekilde, coğrafi keşiflere girişerek, Doğuyu, öncelikle, kendisine yabancı ve de onlara yeni olan kendi kültür ve de dini ritüelleri ile ele geçirmeye başlamıştır. Bunu yaparken de, yüzyıllardır kendi içerisinde yaşattığı simülatif gerçekliği uygulamış, doğuda, varolandan çok daha büyük ve güçlü bir Avrupa görüntüsü yaratmıştır. Böylece, dönem içerisindeki en büyük sınırlayıcısı olan Osmanlı İmparatorluğunu iki taraftan abluka altına almış, doğudan Avrupa kıtasına getirdiği doğal ve insan kaynakları ile de kendisini yeniden yaratmaya başlamıştır. Buna karşın, bir çift taraflı etkileşim ortaya çıkmıştır. Avrupa, doğudaki simülatif gerçekliği ile doğuyu, doğu ise, yakın geçmişinde yarattığı ekonomik zenginliği ve çok daha geçmişe dayanan kültürel zenginliği ile Avrupa’yı etkilemiştir. Bu iki ucun ortasındaki Osmanlı ise, özellikle Doğu’dan etkilenmeye başlamış olan Avrupa’yı, kültürel açıdan daha da kendisine yakınlaştırmıştır. Ancak, ne var ki bu yakınlaşma süreci Avrupa’nın zenginliğini aktarabileceği yeni alanlar bulamaması sonucunda Osmanlı üzerine saldırması ile son bulmuş ve Avrupa içerisinde Osmanlı yeniden geçmişteki “cani” konumuna oturtulmuştur.

İşte bu noktada yeniden bir simülatif görüntü elde ediyoruz. Zira, Avrupa’nın Osmanlı’yı kötülemesindeki amacı, Osmanlı’ya karşı girişilecek olan savaşımda, Avrupa’nın birliğinin sağlanması ve Osmanlı’nın Avrupa’da yalnız kalmasını, dışlanmasını ve ötekileştirilmesinin amaçlanmasıydı. İşte, bu noktada, Osmanlı olduğundan daha vahşi, daha ilkel ve de çok daha acımasız gösterilerek bu sağlandı. Yani, gerçeklik düzeyinde Osmanlı anlatılan Osmanlı kadar zalim olmasa da, artık Avrupa halkları gözünde Avrupa (bugün bile) bir cani ve dünyanın kurtulmasının zorunlu olduğu bir “iblis” olarak gösterilmekteydi. Aslında durum çok netti ve bahsettiğimiz simülatif gerçeklik konusunda belki de tarihin o güne kadar yaşadığı en üst düzeydeki sanal gerçeklik yaşatılmayı başarmıştır. Dini kökenlere dayalı Avrupa ve Osmanlı çerçevesinde, Avrupa için Osmanlı şeytan, Avrupa ise Melek konumundadır. Yani, yaşanan bu savaşım, ekonomik ve dünyevi gerçekliğin dışarısına çıkarılarak, iyi – kötü arasındaki ruhani bir savaş mertebesindeki simülatif bir gerçeklik düzeyine çekilerek, aslında varolmayacak kadar büyük bir nefret ve kin yaratılmış, böylece Osmanlı üzerinde topyekün bir hegemonyanın yaratılması sağlanmıştır.

İşte bu yaratılan topyekünlük ise, bugün Baudrillard’ın kavramsallaştırdığı, modern simülatif gerçekliğin ilk atası denebilir. Çünkü, geçmişte yaratılan gerçekliklerin neredeyse tamamı dayatmaya, kahramanlığa ve en önemlisi ise, temelinde en az bir tarafın haberdar olduğu gerçeklik ögesine dayalı olsa da, Avrupa’nın Osmanlı’ya karşı yürüttüğü politika sürecinde yaratılmış olan Osmanlı kavramı, Osmanlı’nın haberi bile olmayan bir durumdan ibarettir. Tabi ki, burada Osmanlı sütten çıkmış ak kaşıktır, suçsuzdur demeye çalışmıyorum. hatta, Osmanlı’nın bu durum üzerindeki payı kaçınılmazdır. Ancak, Avrupa aristokrasisinin, Avrupa halkları üzerinde yaratmaya çalıştığı bu simülatif gerçeklik, Avrupa aristokrasisinin çıkarları doğrultusunda, halk kitlelerini egemenliği altına almaktan çok, ikili ilişki dışında bulunan, üçüncül bir hedefe yöneltmesi durumudur Baudrillard’ın kuramının atası olması durumu.

İşta dünya tarihindeki bu kırılma noktası ile, gerçekten bir modern çağ başlamış oluyordu aslında. Zira, hemen ardından, Avrupa’daki din merkezli siyaset reform hareketleri ile, din merkezli sanat ve bilim ise, rönesans hareketi ile ayrışmış, Osmanlı’nın zayıflaması ve Avrupa’dan çekilmesi ile nefes almış Avrupa, Doğu’daki simülatif gerçekliğini, gerçek bir gerçekliğe dönüştürerek, orada kurduğu hakimiyet ile küresel bir hegemonya düzeyine yakınlaşmıştır. (Ancak tabi ki, her ne kadar kendi içerisinde rönesans ve reform ile ayrışmış olsa da, Dünya’nın diğer bölgelerindeki yayılma politikalarında, din ve de orada kalıcı olmasının baş aktörü olan dil, her zaman Avrupa’nın baş aracı olarak varlığını korumuştur.) Avrupa’nın Dünya’nın pek çok bölgesindeki kaynakları kendisinde toplaması ile yarattığı zenginlik, Amerika kıtasının keşfi ile ulaşılan inanılmaz boyuttaki kaynak ile, Avrupa altın dönemini yaşamaya başlamıştır. İşte bu dönem içerisinde, dini ve toprak işgali ile gerçekleştirdiği yayılma süreci sonucunda sömürülen ülkelerdeki kaynakların düşmesi, ülkelerin yaşadıkları ekonomik düşüş, Avrupa’nın yakaladığı büyük zenginlik ile birleşerek, bu sefer de, Avrupa’da ekonomik bir durağanlık başlamıştır. İşte bu noktadan sonra, yüzyıllardır, kapalı bir ekonomi ile kendi iç pazarında arz ve talebi dengelemeye çalışan Avrupa, üretimi ve kaynakları azalan, kendi kendisine yetemeyen sömürgelerine Avrupa’da ürettiği metaları satmaya başlamıştır. Bunu yaparken de, bugün de hala ağzımızdan düşmeyen, “Avrupa malı” simülatif gerçekliğini kullanarak, ürettiği sıradan metaların “reklamlarını yaparak” sömürgelerine satmaya başlamıştır. Ancak, ülkelerin çokluğu ve talebin artışı ve de bilimde yaşanan gelişmelerin bileşkesi ile, Avrupa’nın geleneksel üretim yöntemleri yerini makinelere bırakmaya başlamış ve kendi içerisinde bir sınıfsal dönüşümü de beraberinde getirmiştir. Artık sermaye sahibi olan Avrupa aristokrasisi, sömürgelerine mal taşıyan küçük tüccarları aracılığı ile, ekonomi üzerinde de büyük rol oynamaya başlamış ve de üretici rolü de üstlenmeye başlamıştır. Bunun yanında da, geçmişin geleneksel üreticilerini ve tarım işçilerini de makinelerinin başına taşıyarak, şehirleşmeye neden olmuştur. İşte böylece de, Avrupa’nın simülatif üretkenliği, gerçek bir üretkenliğe dönüşmüş oluyordu.

Avrupa’nın Dönüşümü

Avrupa’nın bu dönüşümü geçmişte kendisi kazanıp, kendisi satan zanaatkâr sınıfın, yalnızca emeğini satabilen işçi sınıfı haline gelmesine, metaların sömürgelere taşınması işini yapan tüccar sınıfın ise ortaya yeni çıkmaya başlayan bir burjuvazi sınıfına dönüşesine yol açacaktı. Bu durumda, ortada bir sorun vardı. Yönetim erki aristokrasideyi, üretim araçları da aristokrasideydi. Dolayısıyla, iktidarın ve de ekonominin temeli bir arada ve sürekli olarak aristokrasinin elinde bulunuyordu. Ancak buna karşın yeni yeni büyüyen ve de büyük sermayeler edinmeyi başarmış olan burjuvazi sınıfı ise, elindeki sermayenin devamlılığını sağlamak istiyordu. Haliyle aristokrasi ile burjuvazi arasında bir ekonomik çıkar çatışması baş göstermeye başladı. Buna karşın işçi sınıfında birleşen geçmişin tarım ve zanaatkâr sınıfları, tarihte görülmemiş bir sömürüyle karşı karşıyaydılar. Çünkü, ellerinde sermaye ve üretim araçları bulunan iki büyük sınıfın bir birleri ile rekabet edebilmeleri açısından, tıpkı bugünkü gibi, teknoloji ve de insan gücünün optimum seviyede tutmaları gerekiyordu. Teknolojinin gelişmişlik düzeyi ortadayken de, dönem içerisindeki tek kısılabilir, sömürülebilir kaynak insan gücüydü ve işçi sınıfı, yani elinde zanaati dışında birşeyi olmayan halk kitleleri, paranın gücü karşısında eziliyorlardı. Bunun sonucunda ise (tabi ki öncülleri olmak ile birlikte), 1789′da Avrupa sonunda patlak verdi ve Fransa’da bir halk devrim yaşandı. Ancak bu devrim, simülatif gerçeklik bakımından tarihin ikinci dönüm noktası olmuştur. Çünkü, Aristokrasi ile bir ekonomik savaşıma girişen burjuvazi, “düşmanımın düşmanı dostumdur” mottosu ile, sömürüden kurtulmayı hedefleyen işçi sınıfının, yani halk kitlelerinin yanında yer almış ve halk kitlelerinin aristokrasi karşısında bir üstünlük kazanmasına yardımcı olmuşlardır. Yani, halkın gözünde kendilerini iyi ve yandaş, aristokrasiyi ise, kötü yani düşman olarak göstermişlerdir.

Avrupa, yaşadığı bu zenginliğin içerisinde, zenginlikten pay kapmak için bir savaşıma girmişken, Avrupa dışında ise hala geleneksel savaşımlar yaşanmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğundan başlayarak Doğu’da hala ekonomik kökenli bir iktidar kavgası modern anlamda yaşanmamıştır. Avrupa’nın en yakın komşusu olan Osmanlı İmparatorluğu içerisinde bile, Padişah hala iktidardadır ve ne bir burjuvazi bulunmaktadır, ne de Avrupa’daki büyüklükte bir aristokrat sınıf vardır. Daha doğuya gittiğimizde ise, Osmanlı benzeri yapılanmaların egemen olduğu ve üretimin değil, tüketim yönelimli ekonomilerin baskın olduğu, üretim düzeyinin ise yalnızca yöresel veya bölgesel kaldığını söylememiz mümkündür. Ancak, sömürge düzeni ile küreselleşme sürecinin başlamış olduğu dünya içerisinde Avrupa’da yeşerek fikirler, bu sınırları zamanla aşmaya başlamış, başta Avrupa’nın yakın komşuları Osmanlı ve Rusya’da olmak üzere dünyaya yayılmaya başlamıştır. Böylece, teknolojinin küresel bir yükselişi, ardından sınıflaşmayı getirmiş ve tüm dünya Avrupa’nın izinden gitmeye başlamıştır.

Diğer yandan ise, ucu bucağı olmayan, üzerinde Avrupa’dan gelen işgalcilere direnebilecek egemen bir gücün olmadığı Amerika’da çok daha farklı bir güç yükselişe geçiyordu. Avrupa’nın yerleşikliğinin, sınıf çatışmalarının, kaynak kıtlığının ve de çevresindeki tehditlere karşıt bir şekilde, Amerika’da Avrupa’dan yeni bir hayat kurmak için göç etmiş kişilerin kurmaya başladıkları hükümranlık, Avrupa aristokrasisinin de desteği ile sonraki dönemlerde ekonomik olarak Avrupa’ya ve destek gördüğü aristokrasiye kafa tutmaya başlamıştır. Böylece, Amerika’da, özellikle de dönemin en güçlü ülkesi İngiltere’nin Kuzey Amerika’daki sömürgeleri, bağımsızlıklarını ilan etmişler ve burada kurdukları Amerika Birleşik Devletleri ile, Avrupa’nın kendi iç çatışmaları nedeniyle zayıfladığı bir ortamda yeni bir güç olarak ortaya çıkmıştır.

Modern Dönem

Modern Çağın Simülatif Gerçekliği

İşte bu ikinci kırılma noktası, sınıf çatışmalarının yaşandığı dönemde halkın ve burjuvazinin birleşerek aristokrasiyi alt etmesi çatışması süreci devamında, dünya savaşını getirecektir. Aristokrasinin, sömürgeleri ile yetinen durağan yapısına karşın, artık hakimiyeti iyiden iyiye eline geçirmiş olan ve zenginliğin hep dahasını isteyen ve kendi devamı için de doğal olarak istemek zorunda olan burjuvazi, ülke bazında bir sömürge kapma savaşına girişmiş, Avrupa savaşın kökeni olmak suretiyle, dünya çevresindeki pek çok ülke de, kendi üretimlerinin düşüklüğü ve sömürge oldukları ülkeden edindikleri zenginliği korumak için bu savaşa girmek zorunda kalmışlardır. İşte bu iki dünya savaşı, bizlere simülatif gerçekliğin modernize edilmesi ve gelişim sürecini en iyi yansıtabilecek olan örneklerdir.

I. Dünya savaşı

1. Dünya savaşı, elbette ki ikinci dünya savaşı yanında çok daha masumdur. Diğer yandan ise, kökeni, dağılmaya başlayan Osmanlı İmparatorluğunun paylaşılması eksenindedir. Ancak, dünya çevresindeki sömürge savaşımı nedeniyle de bir dünya savaşı olarak lanse edilmiştir. Bunun dışında, dünyanın Avrupa merkezi dışında bir topyekun savaşması durumu söz konusu değildir. Avrupa’nın kendi savaşımını haklı çıkartması ve savaş sonrasındaki durumunu realize edebilmek adına savaşın dünyada yaşandığı hissiyatı uyandırılmaya çalışılmaktadır. İşte bu noktada, Avrupa her zamanki taktiğini uygulayarak sömürgelerini diğer devletlere ve sömürgelerine kışkırtmak için geçmişte yönetim erkini elinde bulunduran aristokrasinin, kendi ekonomik çıkarları için Osmanlı İmpratorluğuna karşı yarattığı simülatif gerçekliği, bu sefer de iktidar erkini elinde bulunduran burjuvazinin çıkarları için diğer ülkelere karşı yaratmıştır. Bir elin parmağını geçmeyecek sayıdaki Avrupa devletinin kendi aralarındaki bir çatışma, sömürge düzeni sayesinde dünyaya yayılmıştır. Bu dönem içerisindeki en büyük zararı ise, Avrupa’nın tüm bunları yaşamasına neden olan Osmanlı İmparatorluğu görmüş, parçalanmıştır. Buna karşın ise, yıkılan Osmanlı İmparatorluğu ardından, imparatorluğun halkı, yine Avrupa’dan yayılan fikirler ışığında ilerleyen bir liderin arkasında, Avrupa’nın Osmanlı’yı yok etme planının önüne geçmiş ve geçmişte Avrupa’yı sıkıştıran, sömüren bir Osmanlı İmparatorluğu gibi olmasa da, bulunduğu önemli bölgede, önemli bir bağımsız güç olabilmiş bir devlet kurulmuştur. Diğer yandan ise Avrupa, Osmanlı İmparatorluğundan istediğini almış, hatta, Türkiye Cumhuriyetini de elinde tutmak için gerekli tohumları atmıştır savaşın sonunda. Diğer yandan ise, Amerika, Avrupa’nın bu çöküşüne karşın yükselişe geçmiş, Almanya sanayileştiği ölçüde sömürge sahibi olamadığından, kendi içinde bir ekonomik buhrana girmiş, Rusya’da ise yepyeni bir büyük güç ortaya çıkmaya başlamıştır.

Bu savaş öncesinde Avrupa burjuvazisinin dünyaya yaydığı simülatif özgürlük gerçekliği, savaş sonrasında, Rusya’da burjuvazi’den bağımsız bir devletin temellerini, Anadolu’da emperyallikten uzaklaşmış ve zaten geçmişinde bir burjuva ve aristokrat kültürü bulunmayan bir Türkiye Cumhuriyetine, sömürgelerinde ise sanayileşme ve özgürleşme eğiliminin başladığı bir gerçeklik haline gelmiştir.

II. Dünya Savaşı

2. Dünya savaşı, 1. Dünya savaşına göre simülatif gerçekliğin geçmişteki örneklerine göre çok daha soyutlaştırıldığı, propaganda teknikleri ile birleştirilerek insanları düşünmenin dışında, bu düşünceleri ışığında eyleme geçmelerine de neden olabilmiş bir savaştır. İşte bu savaş, yeni dünya düzeninin de belirleyici etkeni olmuştur. Almanya’nın, 1. Dünya Savaşı sonrasında sömürge kazanamaması ve ekonomisindeki arzın talebe oranla katlanması ile ekonomisinin günden güne kendi içerisinde sıkışması sonucunda, totaliter bir liderin öncülüğüne girmiş, liderin propagandaları ve yarattığı simülatif bir gerçekliği halka, gerçek bir gerçeklik olarak aktarması ile kitleleri bu gerçekliğin peşinde sürüklemiştir. Önemli ölçüde de başarılı olmuştur.

Diğer yandan ise, Avrupa’nın 1. Dünya Savaşı sonrasında sömürgelerindeki azalış ile ekonomisindeki daralmanın sonucu 1929’da yaşadığı buhran, Almanya’nın bu çıkışı ile yeni bir savaşa yol açmıştır. Amerika’nın, Avrupa’ya krediler vererek, kendisine büyük ve modern bir sömürge yaratma çabası sırasında patlak veren bu savaş, Avrupa’nın çöküşüne, Amerika karşısında ekonomik olarak kendisini koruyamamasına ve de Doğu’da yükselen proleter SSCB’nin güçlenmesine neden olmuştur. Kısacası, ilk paylaşım savaşında sömürgelerini kaybeden Avrupa, ikinci savaş ile de özgürlüğünü yitirme noktasına gelmiştir.

Savaşın simülatif yönüne geldiğimizde ise, Almanya’da Nazi Partisi, SSCB içerisindeki Sovyetler Birliği Komünist Partisi, Amerika Birleşik Devletleri yönetimi halklarını savaşa çağırmak, kendilerini bu savaşta haklı göstermek için başvurdukları propaganda tekniklerini, kendi içlerinde halklarına karşı yarattıkları bir simülatif gerçekliği hedef göstererek kuvvetlendirmişleridr. Savaşa giden halk, oradaki koşulları yaşarken, katılmayanlar, bir şekilde geride kalanlar ise savaşın yalnızca gösterildiği şekli, yani yaratılmış haklılığını görmekteydiler ve propagandaların tamamı bu simülatif gerçekliğin yaşatılmasına dayanmaktaydı. Amerikan askerleri, Avrupa’ya (veya diğer ülkelere) neden gittiklerini bile bilmiyorlardı. Almanlar ise, Nazi partisince öylesine inandırılmıştı ki, kendilerini gerçekten dünyanın sahibi sanarak büyük bir saldırganlık ve vahşete imza atmışlardır.

2. Dünya Savaşı sonrasında ise, dünya artık savaşın öncesindeki gibi değildi ve belki de asla da olamayacak. Çünkü, çok büyük bir yıkıma uğramış olan Avrupa yeniden yapılanmak zorundaydı, Almanya aldığı yenilgi sonrasında çok büyük bir hayal kırıklığı içerisindeydi, çünkü kandırılmışlardı. Sanayi üretimi artık topyekün gerçekleştiren fordist üretim sistem ortaya çıkmıştı ve arz büyük ölçüde artmıştı. Asya, sömürge düzeni sonrasında kendisini toparlamalı, yeniden kendi başına devletler haline gelmeliydi. Afrika ise, tarihi boyunca olduğu gibi, yine gayri-resmi sömürge şeklinde yaşamını devam ettiriyordu. Diğer yandan Kuzey Amerika’da ABD, Avrupa’ya verdiği kredilerin karşılığını alamamış, ancak buna karşın Avrupa’nın çekildiği tüm pazarlara el koymaya başlamıştı. Ancak, bu sefer de karşısında bir SSCB duruyordu. İşte bu da ünlü Soğuk Savaş yıllarının tam olarak başlangıcıydı. Geçmişte Avrupa’nın kendi içerisinde yaşadığı sömürge savaşı, artık Avrasya kıtasından bağımsız ABD ve Burjuvazi ve serbest ekonomi gibi sorunları bulunmayan SSCB arasında yaşanacaktı. Tabi ki artık önemli bir farklılık vardı. Avrupa’dan yeşerek dünyaya yayılmış olan işçi hareketi, sosyalizm ve komünizm fikirleri artık burjuvaziyi ve aristokrasiyi reddetmeyi, onların oyunlarına gelmemeyi öğretmişti halk kitlelerine.

Dünya Tarihi’nin 3. Kırılma Noktası: Soğuk Savaş

Nazi partisi, tüm dünyada esir kamplarında insanlar üzerinde, insanlık dışı deneyler ile, psikolojik savaş, insanların beyinlerine hükmetme..vb. gibi “paranormal” deneyler yapmışlar, ancak yenilgileri sonrasında bu kamplarda gerçekleştirilen deneylerin sonuçları, bu deneyleri hiç yapmamış ancak sonuçlarına ihtiyacı olduğunu iyi bilen ABD’nin eline geçmiştir. İşte bu nokta dünya tarihindeki 3. kırılma noktasıdır. Çünkü, artık geçmişin simülatif gerçekliğini yaratmak ve dahası bu gerçek-dışı gerçekliğe insanlığı inandırmak için, doğrudan insanlar üzerinde yapılmış deneyler mevcuttu ve dahası, bu deneyler için suçlanamayacak, hatta deneyleri yapanları suçlayacak ancak bu deneylerin sonuçları elinde bulunduğundan dolayı istediği gibi kullanabilecekti. Nitekim öyle de yaptı zaten.

Avrupa’nın yeniden inşası süreci, ABD için bir altın çağ olmuştu. Çünkü, sürekli ve çok yoğun bir talep bulunuyordu. Buna karşın ise, sorun arzı yaratmaktı. ABD bunu büyük ölçüde gerçekleştirmeyi başardı. Fordist üretim sistemi iyice oturmuştu. Ancak, Avrupa’nın bir seviyeden sonra yeniden kendi üretimine başlaması, ABD burjuvazisini yeniden bir bunalıma sokmuştu. Artan arza karşın bu sefer de geçmişin durmadan artan talebi düşüşe geçmiş, Avrupa kendisine yetebilir duruma gelmişti. Ancak buna da kolaylıkla bir çözüm üretildi: Reklam ve Markalaşma.

İşte bugün bile hala dünyanın kilit iki kelimesi.

Burjuvazinin meta satışı için ortaya çıkarttığı bu yöntem, bu alan ile sınırlı kal(a)madı. ABD başkanı Eisenhower, reklamın kitleleri etkileyici gücünü siyasi bir propaganda malzemesi yaparak, kendisini olduğundan çok daha büyük göstermiş ve halkın gözünde simülatif bir gerçeklik yaratmıştır. Bu tabi ki, yazının sözünü ettiği veya Baudrillard’ın kuramlaştırdığı anlamda bir simülatif gerçeklik olmasa da, reklam ve propaganda araçlarını kullanarak bile nasıl bir simülatif gerçeklik yaratılabileceğini anlatması açısından önemlidir. Dahası, bu ilk başlangıç da, bugün dünyanın nasıl yönetildiğini ve halk kitlelerinin nasıl esas hedeften uzaklaştırıldığını göstermektedir. Zira, bu durum benzeri pek çok alanda örnekleyebiliriz. Coke Cola ve Mcdonald’s zincirlerinin tüm dünyaya yayılması ile ABD’nin nasıl kendisini tüm dünya elindeymiş havası yarattığını, SSCB’nin proletaryanın simgesi haline gelmesi ile dünya üzerindeki sömürülen işçilerin her ayaklanmalarının SSCB bağlantılı addedilmesi, ki Türkiye bu dezenformatif simülatif gerçekliği 1980′e yakınsandıkça çok daha şiddetli bir şekilde yaşamıştır.

ABD ve SSCB, bu noktada iki ayrı kulvarda, ancak aynı sonuç için yarışmışlardır. ABD burjuvazinin temsilcisi olarak, halkları ve proleterleri milliyetçilik, din, ırk, hatta kendilerini de onların haklarının birer savunucusu olarak göstererek daha etkin, ancak provokatif olmayan bir yol izlemiştir. Diğer yandan SSCB ise, ABD’nin bu tutumuna karşın, daha provokatif ve devrimlere yönelik hareketlere destek vermiştir. Sonuçta, ortada bir gerçeklik bulunmaktaydı, o da geçmişte yaşanan aristokrasi – burjuvazi iktidar savaşımını, bugün de burjuvazi – proletarya vermekteydi. Ancak, aristokrasi karşısında ezilen proletarya burjuvazinin birliği ile güçlenmiş ve etkili olabilmişken, bugünkü savaşımda proletarya aristokrasi ve burjuvazinin birliği karşısında yalnız kalmıştır. SSCB işte soğuk savaş döneminde proletaryanın bu yalnızlığını dindirirken, diğer taraftan SSCB karşısındaki ABD ise, halk kitlelerinin hedefini burjuvazi veya aristokrasi olmaktan çıkartarak, daha ayrıştırıcı, bölücü kavramlar üzerinden çatışmalar yaratmış ve Çin’in binlerce yıllık geleneği olan “böl ve yönet” felsefesini geliştirmiş, karşısında büyük bir güç oluşturmuş olan proletaryayı bölmüştür. Bu bölünme de, zaten sermaye karşısında güçsüz olan proletaryanın sonunu getirmiş, SSCB iç çatışmalara boğulmuş ve ABD 1991 yılında resmen hükümdarlığını ilan etmiştir.

ABD, burjuvazi ve aristokrasinin ortaklaşa olarak, tüm dünya çevresinde bir hegemonya kurmasının simgesi olmuştur. 3. Dünya ülkeleri simülatif gerçekliği yaratılarak ABD kendisini ve Avrupa’daki pek çok emperyal ülkeyi, geçmişin pek çoğu sosyalist ülkesini kendisinden küçük göstermeyi başarmış ve kendisini egemen kabul ettirmiştir. Diğer yandan ise, yarattıkları markalar aracılığı ile küresel burjuvazik aktörler yaratmışlar ve bu aktörlerin güçleri de ABD hükümetince güvence altına alınmıştır. Tabi ki, SSCB karşıtı NATO gibi pek çok örgütlenme de, bu alanda önemli roller üstlenmektedirler. Zira, bir markanın zarar görmesi bugün bir insanın hayatından çok daha değerli bir hal almıştır. Bu durumun nedeni ise, “Bir insan, yalnızca bir insanken ve benzerinden de milyarlarca varken, bir marka bir tanedir, korunmaya muhtaçtır ve de değerlidir.” düşüncesidir. İşte bu düşünce, doğrudan burjuva – aristokrasinin ortaklaşa yarattıkları kapitalist sistemin insanlığa bakışlarıdır. Düşünün ki, siz bugün milyarlarca insandan birisi olarak, bir marka karşısında hiçbir hakkınız yoktur ve markaya zarar verdiğinizde birey olarak sizin hayatınızın zehir edilmesi neredeyse yasaldır. İşte böyle anlattığımda, bir an için kendinizi küçük gördüğünüze eminim. İşte bu, tam olarak bugün yaratılmış olan simülatif gerçekliktir.

Simülasyon

Sonuç

Düşünün ki, bugün marka dediğimiz olgu, bir ailenin eline bulunan haklardan başka birşey değildir. Tabi ki, bu ve daha bir kaç ailenin daha üzerinde oyunlar oynayarak paradan para kazandıkları borsa değerleri haricinde konuşuyorum. Çünkü, bir markayı siz beğenmek veya beğenmemek hakkına sahipsiniz. Karşısında bir duruş sergileme hakkına da sahipsiniz. Ancak bu haklarınızın varlığı ne kadar bir gerçeklik ifade etmektedir? Sanırım hiç değil mi?… Bireysel olarak bir markaya dava açtığınızda, karşınızda bulabileceklerinizin sanırım tahmin edebiliyorsunuz. İşte baktığımızda, bir ailenin ürettiği metayı sizi kandırarak satmak için yarattığı bir marka, bir süre sonra da sizin özgürlüğünüzü kısıtlayan bir hal almaktadır. İşte yasalar aracılığı ile bir simülatif gerçeklik oluşturulmakta ve bu yasalar ile korunan markalar da, bu simülatif gerçekliği paranın ve de kendisini yaratan hukukun varlığı ile realize etmektedirler. Kısır bir döngü gibi düşünebiliriz. Sonuçta halk kitleleri olmadan bir marka hiçbir değer taşımayacaktır, üretim sağlanamayacaktır. Halklar ne kadar talep ederse, markalar da o kadar arz edeceklerdir. İşte talepteki daralmanın yaşandığı dönemlerde dünya üzerinde, özellikle de sovyetlerin yıkılışından bu yana, simülatif piyasa sürekli krizler ile boğuşmaktadır. Her krizde, krize yakınlaşırken halkın içerisinden burjuvazi sınıfına yakınlaşmaya çalışan proleterlerin üretimleri ve üretim araçları burjuvazinin ve aristokrasinin eline geçmektedir. Kısacası, yaratılmış gerçeklik, gerçek bir gerçekliğe (eşit fırsat hakkı, eşit oy hakkı, eşit….vb.) yakınlaştğı her dönemde bir kriz patlak vermektedir, verecektir de. Çünkü, gerçekliğe ulaşılması demek, bu simülasyonu yaratanların ipleri ellerinden kaçırmaları demektir ve halkın da bu simülasyonun dışına çıkması pek arzulanmaz burjuvazi ve aristokrasi tarafından. Burjuvazi ve Aristokrasi’nin dünya üretim hacminin yaklaşık %80‘inden fazlasını elinde bulundurduğunu düşündüğümüzde ve geri kalan üretimin ise tarım ve de bölgesel – parça başı ve fason sanayi üretimi olduğunu da düşünürsek eğer, bu simülasyonun bozulması da zor görünüyor…

Değil mi?

Değil.

İşte bu yazının son böülümü gibi bir yazıyı siz her gün medya organlarından okursanız, simülatif bir gerçeklik yaratılmış, halk kitlelerinin de kendi arasında bunu dillendirmesi ile bu simülatif gerçeklik günden güne gerçek bir gerçeklik halini alıyor. Çünkü, bu sistemi bozacak olarak halk kitleleri, aynı zamanda bu sistemin bozulamayacağını, çaresiz olduklarını da söyler hale geliyorlar. Bugün Türkiye’nin durumunda bunu çok net bir şekilde görebilirsiniz. 1980 öncesinde sosyalist bir devrim hazırlığı yapan bu ülke, 2010 yılına gireceğimiz bu günlerde, sosyalizm’in dünyanın başına gelebilecek en kötü sistem olduğunu savunur duruma gelmiştir. Peki, sosyalizm mi değişti? Hayır. Ancak, insanlara 30 yıldır bunun böyle olduğu tekrar tekrar söylene söylene, böyle simülatif bir gerçeklik ortaya çıkartılmıştır. Dolayısıyla da, Türkiye Cumhuriyeti bugün, halkı ve yönetimiyle birlikte, ABD’yi ve de Avrupa Birliğini bu kadar kendisinin üstünde, ilerisinde ve ulaşılması gereken olarak görüyora şayet, nedeni bizim kendi kendimizi inandırmamızdan başka birşey değildir.

Sonuç olarak; Bugün geçmişin ritüelleri, törenleri çözümlenmiş olduğundan ve etkileri de azaldığından (bkz. Ulusal bayram kutlamalarına katılım düzeyi), televizyon gibi kitle iletişim aygıtları aracılığı ile reklamlar, görseller kullanılarak halkın gözünde sürekli imgelemler yaratılarak, varolan gerçeklik bilgi kirliliği yaratılarak, yani simüle edilerek, sürekli farklı bir şekilde gösterilmektedir. Geçmişin fiziksel olarak oluşturulan sanal imgelemleri (kahramanlar, hükümdarlar, tanrı-ilahlar), bugün tamamen sanallaşmış, ancak geçmiştekilerden çok daha gerçekçi (simülatif) bir şekilde önümüze konulmaktadır. Bugün ilahi iktidarlar bilimin aracılığı ile güçlerini kaybetmiş de olsalar, yasalar ile iktidar erkini elinde bulunduranlar bu simülatif maskeler ile, belki de geçmişteki “saf” iktidarlardan çok daha kirli şekillerde ve de amaçlar ile halkın üzerindeki egemenliklerini sürdürmeye çalışmaktadırlar.

Yazdırın, paylaşın, ekleyin
  • Print
  • email
  • PDF
  • Add to favorites
  • Twitter
  • Tumblr
  • Facebook
  • StumbleUpon
  • Posterous
  • Digg
  • del.icio.us
  • FriendFeed

İlgili Başlıklar

BeğenmedimBeğendim  
Bu yazı,  3 adet oy almış, oylama ortalaması ise;  +1dir.
Loading ... Loading ...
, , , , , , , , , , , , , ,

Yorumlar

Yorum yapın