
İnternet, geçmişi çok eskiye dayanmayan, ancak diğer teknolojilere kıyasla, kısa zaman içerisinde büyük bir ilerleme kaydetmiş bir “araç”. Araç diyorum özellikle, çünkü internet insanlığın yarattığı, kullandığı ve faydalandığı bir ortam. İnsanın gerçek doğası internet değil, olamaz da, olmamalı da zaten.
Bugün bilgisayar hakkında fikri olmayan insanlar bile facebook’un ne olduğunu bilmekte, MSN Messenger programını kullanmayı bilmeden, kameralı görüşme yapmaya heveslenmekteler. Anormal bir durum değil bu tabii, insanlığın doğasında vardır bu “yeni olana meyil”. Hele ki, özellikle son dönemlerde oluşmuş küresel bir tüketim kültürü ve bu kültürü pompalayan reklam sektörünü bir arada düşündüğümüzde, karşımızdaki yeni olmasa da, yeniymiş gibi sunulduğunda bile, sanki yeniymiş, ilginçmiş gibi ilgi görebiliyor. Ancak, kökeninde karşımızda “yeni” birşey bulunmuyor. Varolan şeyin ya geliştirilmişi ya da yeniden paketlenmişi bulunuyor, farkında değiliz.
Tarihsel Gelişimi
İnternet’in ilk dönemlerinde, hani telefon hattı üzerinden modem sesleri ile internete bağlandığımız dönemlerde öncelikle IRC kanalları ile odalarda topluca yapılan “chat”, ardından ise, bu toplu alanda yapılan konuşmaların özele indirgendiği ICQ programının kullanımı oldukça yaygındı. İnternet teknolojilerinin henüz yeni yeni yeşerdiği, standartların oturtulmaya çalışıldığı dönem içerisinde bugünün modern forumları, blogları, kitlesel sosyal imleme siteleri bulunmuyordu. Dolayısıyla herkes internet içerisinde bireysel olarak giriş yapıyor, gerçek yaşamındaki kişiler ile yan yana olmadığı zamanlarda telefon yerine internet ile iletişim kurmaya çabalıyordu. Hatta, zamanla tanımadığı insanlar ile de iletişim kurmaya başlamışlardı. Çünkü ICQ bir de kullanıcı arama motoru geliştirmişti.
Bilgisayarın yeni dönemlerinde baskın olan işletim sistemi Windows idi. Dolayısıyla, Microsoft’un piyasaya ücretsiz sunduğu MSN Messenger programı, internet iletişimi alanında yeni bir dönemin habercisiydi. ICQ’dan kullanıcı arama fonksiyonu olmaması dışında temelinde hiçbir farklılığı olmayan, ancak ICQ’ya nazaran daha iyi tasarlanmış bir arayüzü, windows ile bütünleşik bir şekilde gelmesi sonucu çok kısa bir zaman içerisinde ICQ kullanıcıları kendilerini MSN kullanırken buldular. Bu program ICQ’dan daha eğlenceliydi. Karşınızdakinize hareketli – hareketsiz smileyler gönderebiliyordunuz, karşınızdakinin bilgisayarında çeşitli animasyonlar oynatabiliyordunuz. Dahası bir süre sonra da görüntülü ve sesli görüşme imkanını da sağlamıştı bu program kullanıcılarına. Aynı paralel gelişim sürecinde bilgisayarların ve internet teknolojisinin de “hızlı” ilerleyişi ile MSN artık kartvizitlere yazılacak, iletişimin temeline konabilecek bir duruma gelmişti (Yani en azından Türkiye’de bu şekilde ilerlemekteydi).
Evet, MSN ile karşımızdaki kişi ile iletişim kurabiliyorduk, görebiliyorduk ve duyabiliyorduk. Konuşma odaları yaratıp buralarda çok sayıda kişi ile de aynı anda sohbet de edebiliyorduk. Ancak, birşey eksikti: Etkileşim!…
İnternet ve bilgisayarlar artık insanların yaşamlarının her anına girmiş bulunuyordu. Evlerinde, iş yerlerinde, sokaklarda nereye baksalar bir bilgisayar ürünü ile burun buruna gelinebiliyordu. Ancak, bu bilgisayarlar ile yalnızca işlerini yapıyorlar, ardından da diğer insanlar ile iletişim kurabilmek, etkileşime girebilmek için bilgisayarın başından kalkmaları gerekiyordu.
Yani, sistemin dışarısına çıkmaları gerekiyordu.
Forumlar, uzun süreden beri internette var olsalar da, bireysel sesleri duyurmak konusunda, bireylerin kendilerini, beğenilerini ifade etmeleri ve dahası internet dışı dünyadan pompalanan “kendilerini gösterme”, “özel hissetme” duygularını karşılayamıyordu. Blog’lar işte bu ihtiyacı karşılamak için hayatımıza girdi. İnsanlar artık, internet üzerinde herkese açık bir şekilde, yazan kişinin de kendileri olduğu bilinen bir şekilde (yani doğrudan bir kitabın okuyucusuna ulaşması gibi) kendilerini ifade edecek bir alan bulmuşlardı. Ancak, şöyle bir sorun ortaya çıkmıştı: Çok fazla blog olmuştu. Milyonlarca internet kullanıcısının var olduğunu düşünürsek eğer, yarısının bile kendisine bir blog açması demek, hem internetin kapasitesini, hem de insanların bloglara erişim olanaklarını kısıtlamaktaydı. Haliyle bloglar, geçmişte internet (sistem) dışında iletişim kurduğumuz kişiler ile ICQ, MSN üzerinde iletişim kurulması gibi, yine bu insanların yanında, bir de internet üzerinden tanıştığı kişilerin ulaşabileceği internet siteleri haline gelmişlerdi.
Bu sırada Google ortaya çıkmış ve bir anlamda tüm interneti kayıt altına alarak, bu kayıtların da aranabilmesini sağlamıştı. Yeniden internet siteleri, forumlar ve bloglar istenilen ilgiyi görmeye başlamış, kurulumu ve kullanımı kolay blog sistemleri ile de gerçek yaşamdaki bireyler blogları aracılığıyla kendilerini fikirleri, fotoğrafları ile internete aktarmaya başlamışlardı.
Ancak, insanın internete entegrasyonu henüz bitmemişti.
Bu noktada bir haber duyuldu: Facebook. Herkes adıyla kaydolacak, birbirini bulabilecek, fotoraflarını görebilecek ve tam bir iletişim kurabilecekti. Bunun anlamı, o güne kadar geliştirilen internet teknolojilerinin hepsinin tek bir noktada birleşeceğiydi. Dolayısıyla, tek bir internet sitesi üzerinden tüm etkileşim, iletişim ihtiyacınızı giderebilecektiniz. Facebook açıldıktan sonra, söylenenler aslında büyük ölçüde gerçekleşmişti de. İnsanlar kolay bulunabilmek, insanlar ile kolayca iletişime geçebilmek için, isimleri, soy isimleri, adres ve telefon bilgilerine kadar internet sitesine giriş yapıyorlardı. Dünyadaki internet kullanıcıları, çılgıncasına kendi kendilerini Facebook içerisine kaydettiriyorlardı. Birbirlerini “poke”liyorlardı, videolar, fotoğraflar gönderiyorlar, insanların gönderileri hakkındaki fikirlerini alıyorlardı. Yani, iletişime geçmenin yanında, bir de artık etkileşime geçebiliyorlardı Facebook aracılığı ile.
Ancak bir süre sonra, internet siteleri, forumlar, MSN, bloglar ve Facebook internet kullanıcılarını aralarında bölüşmeye başladılar. Bazıları Facebook’u karmaşık, gereksiz buluyor, bloglarında yazıyorlar, bazılarına bir blog sistemi ile uğraşmak zor geliyor ve facebook’un tüm işi kendisi için yapmasını istiyor, bazıları ise, tamamen kendisine özgü internet siteleri açıyordu. Facebook’un çok kalabalıklaşması, pek çok benzerinin açılması, internetin “mainstream” akımlarının etkisinin azalmasına yol açıyordu.
Ancak, her ne olursa olsun, internet kullanıcılarının çok büyük kısmı, hatta interneti aktif bir şekilde kullanmayıp, yalnızca facebook, yalnızca MSN veya sadece blog kullanarak bile kendilerini yeni bir sanal dünya olan internete entegre ediyorlardı. İsimleri, fikirleri, güncel olaylara karşı duruşları, istekleri, beklentileri, gündelik yaşamları… Kısacası kendilerini internet üzerinde tanıtmak için bir yarışa girmişlerdi.
İnsan, internete girebilmesi için internet bağlantısına sahip, sabit bir yerde oturması gerekiyordu. Herkesçe de bunun çok uzun süreler başarılması zordu. Öncelikle, internet mobil bir hale getirilmeye çalışıldı. Kablosuz internet teknolojisi bu konuda bir adım atmış olsa da, öncelikle EDGE, sonrasında ise 3G denilen sistem internetin modemlerden bağımsız bir şekilde, cep telefonu ile konuşur gibi internete girilebilmesine olanak tanımıştı. Böylece, insanların internete entegrasyonları bitmiş bile olsa, yani tamamen kendilerini oraya aktarmış bile olsalar, internet girdiklerinde birşeyler yapmalıydılar. Doğal olarak, gündelik hayatlarını internete dökmeye başladılar. Artık gittikleri yerler, gördükleri ilginç şeyler, yaşadıkları olaylar da internete girmeye başlamıştı.
İnternet artık gerçek yaşamın bir kopyası haline gelmeye başlamıştı.
Gerçek Yaşam
İnternet hiçbir zaman dış dünyadan bağımsız değildi. İnternet geçmişte yaşama yardımcı olma aracıyken, çok kısa bir süre içerisinde yaşamı ikâme edebilecek bir noktaya gelmişti. Böylece, hem yeni bir küresel sektör ortaya çıkmış, hem de yöneticilerin gerçek sorunu olan “kitlelerin uyutulması” sorunu çözülüyor gibi görünmekteydi.
İnternetin, hatta analog iletişim kanallarının bile çok yaygın olmadığı dönemlerde, kitlesel hareketlilik oldukça yüksek ve yoğundu. Dünya tarihinde yaşanan devrimler, darbeler, isyanlar da bunun bir göstergesidir. Ancak, iletişim kanallarının yaygınlaşması, ilk başlarda bu hareketliliği arttırmaktaydı. Çünkü, kitlesel iletişim artmış, kitlelerin iletişimi kolaylaşmıştı. Ancak, bireysel iletişim araçlarının hemen ardından gelen televizyon aygıtı, kitlelerin yönlendirilmesi işini çok iyi üstlenmişti. ABD içerisinde kurulan Hollywood film endüstrisi, kitleleri televizyon içerisinde yeni bir dünyaya çekiyordu.
Platon’un hiçbir zaman ulaşılamayacağını iddia ettiği idealar dünyası, televizyon içerisinde gerçekleştirilmişti.
İşte bu televizyon devrimi ile kitlelerin yönlendirilmesi aşaması henüz bir adım ileri aşamaya geçmişken, telefon ile televizyonun birleşimi bir araç ortaya çıkmıştı: İnternet. İnternetin bu hızlı gelişimi de, telefon gibi ilk başlarda kitleselliği arttırmış görünse de, televizyonun halihazırda insanların zihinlerinde yarattığı “idealar dünyası”, kitlesel hareketliliğin büyük oranda önüne geçmiş ve televizyonun gelişiminden ve yayılmasından çok daha hızlı bir yol katetmişti. Bu hızlı sosyal gelişime ve doğan(!) ihtiyaçlara teknolojinin de ayak uydurması ile internet artık ikinci bir dünya haline gelmişti bile.
Sonuç
İletişim araçlarının tüm dünyaya yayılması ile beklenen kitleselleşme, çok daha hızlı yayılan ve de gelişen internet üzerinde yaratılan “Simülatif Dünya” ile durdurulmuş ve kitlesel hareketlilik internet üzerine aktarılarak yaratacağı gerçek yıkımın önüne geçilmiştir. Bu noktada, internet bir dünyadaki sistemin bir emniyet sübabı haline gelmiştir.
İnternetin MSN, Facebook gibi sosyalleşme araçları ile yarattığı simülatif dünyanın gerçekliği, gerçek dünyada karşılık bulamadığı gibi, aynı şekilde gerçek dünya da tam anlamı ile orada yer bulamamaktadır. Ancak, gelişen Web teknolojilerinin internet içerisinde yarattığı yeni “paketleme teknikleri”, simülatif dünya içerisinde bir simülasyonlar dizisi yaratarak insanları kendi içerisinde tutma savaşımı vermekteydi.
Yazının ilk bölümünde bahsettiğim, insanların gündelik hayatlarını da internete aktarlamaları sürecinde günün teknolojileri hantal kalmıştır. Çünkü, yazılacak küçük bir yazı, duyurulacak bir fikir, iletilecek bir mesaj için yapılması amaçlanan işin dışında pek çok şeyin yapılabileceği, zaman kaybına da yol açabilecek bir internet sitesinin açılması bir süre sonra çekici gelmemeye başlamış, son derece hızlanan dünya içerisinde alternatif iletişim kanalları aranmaya başlanmıştı.
Bu talebe ise, yeni bir arz sunulmaktaydı: Twitter!
İşte bugün pek çok insanın bağımlılık derecesinde vakit geçirdiği, çok yeni olmasına rağmen, çok yüksek oranda katılımın sağlandığı, küresel bir sosyal imleme sitesi ortaya çıkmıştı. Facebook’un herşeyine karşılık, Twitter’ın tek bir mesaj kutusu…
İşte artık, belki de denebilir ki, geçmişte yaratımı başlanmış, Facebook örneği ile olgunlaşmış olan simülatif dünya (internet), Twitter ile artık tam olarak oturmuştur ve amacına da erişmiştir.
Hatırlarsak eğer, Twitter’in reklamı Moldova devrimi ile yapılmıştı. Mesaj ise şuydu:
Twitter üzerinden örgütlenen kitle, devrim gerçekleştirdi.
Yani, simülatif gerçeklik dünyası internet ile gerçek yaşam birbirine entegre edilebilir ve bu entegrasyon da devamında ortak bir gerçeklik oluşturabilmekteydi. Ancak bunu pratiğe döktüğümüzde hiç de böyle birşeyin olmadığını görebiliriz. Örneğin, Facebook içerisinde açılan ve 100.000 kişinin üye olarak tepki gösterdiklerini düşündükleri gruplar, fotoğraflarını tepki gösterdikleri olaya karşıt birşey ile değiştirmek, kişisel ileti bölümüne tepki mesajları yazmak, hatta taziyeleri kutlamaları, toplantıları internet ve aygıtları üzerinden gerçekleştirmek… İşte bunların hepsi, kökeninde gerçek dünya ile bağlantılı olsalar da, kişisel ve kitlesel farkındalıklar oluştursalar da, sonuçları itibariyle orada yapılan, orada kalmaktadır. Çünkü, orada tepki göstermek bir karşıtlık getirmemekte, insanlar oturdukları koltuğun, baktıkları ekranın karşısında eylemler gerçekleştirmektedirler. Haliyle de, gerçek yaşamda var olmayan bir eylemin sonucu da, gerçek yaşamda bir karşılık görememektedir.
Yazının en başında internet için “araç” demiştim. İşte, internet bu şekilde bir araç olarak kullanılmadığı, doğrudan kendisi bir amaç olarak görüldüğü sürece, ne orada açılan gruplar, ne toplanan/üye olan insanlar, ne tepkilerini dile getirenler, bunları yapmaları için yaratılmış ve her yerden de sıkı bir şekilde entegre edildikleri bu simülatif dünya içerisinde tepkilerini hapsedecekler ve sandalyelerinden kalktıkları anda da, o kadar zaman harcayarak gösterdikleri tepkilerin bir işe yaramadığını, gerçek dünyada herşeyin aynı şekilde devam ettiğini acı bir şekilde de göreceklerdir.
Ayrıca
90′larda izlediğimiz Matrix filmi, tam olarak bizlerin bugün ve bugünlerden sonra yaşayacağımız günlerin bir anlatısı durumundadır.
Filmin kahramanı Neo, gerçek yaşamında pislik içerisinde bir dünyada yaşıyor, insanlar bu “pis” gerçeklik içerisinde nefes alıyor ve ölüyorlar, ancak Matrix sistemine giriş yaptıkları andan itibaren ise, gerçek dünya ile bedenleri haricinde bir ilişikleri kalmadan, tamamen beyinlerinde yaratılmış sanal bir dünya içerisinde yaşamlarına devam ettikleri gibi, bugün bizler de gerçek dünya da fiziksel olarak yaşamamıza rağmen, internet aracılığı ile bağlandığımız, -genel olarak- sosyal imleme siteleri aracılığı ile simülatif bir dünya içerisinde kendimizi istediğimiz gibi gösterebiliyoruz, istediğimiz özelliklere sahip olup istediğimiz şekilde kendimizi orada yeniden var edebiliyoruz.
Kısacası, bugün dünya üzerinde internet ile, gerçekliğin ideal olandan ayrıldığı, gerçek olanı ideale yakınlaştırmak yerine, gerçek olanı mekanikleştirerek, yaratılmış bir simülatif gerçeklik üzerinden insanlara sanki yaratılmış olan dünya, gerçekte var olan dünyaymış gibi gösterilmektedir.





Yorumlar