
Demokrasi Kavramı, Ortaya Çıkışı ve Batı
Yunan felsefe geleneğinden doğmuş, yine o sistemle gelişmiş, demos ve kratos kelimelerinden türemiştir. Demos halk, kratos ise egemenlik anlamındadır. Demokrasi, halkın egemenliği demektir. Platon, 5000 kişilik “ideal devlet”inde demokrasi yönetimini öngörmektedir. Daha sonra bu sistem batı kökenli diğer devletlerce de uygulanmıştır. Gerek ilk çağ uygarlıklarında, gerek orta çağ uygarlıklarında değişik şekillerde de olsa ülke yönetimlerinde demokrasinin etkileri görülmüştür.
Demokrasi, Yunan sitelerinde, Arhonlardan biri olan Klistenes’in sınıf ayrımını ortadan kaldırarak halkı yönetime katma iddiasıyla ortaya attığı bir düşüncedir.
Demokrasinin en çok zarar gördüğü ortaçağda bile, krallar, kararlarını prensler, rahipler ve derebeylerine açmışlar ve onların fikirlerini almışlar, halk kendi arasında yapılacak işler için -küçük veya büyük- oylamalar yapmıştır. Buradan çıkarımla Avrupa’da, demokrasi felsefesinin ilk çağlardan itibaren halk tabakasına kadar indiğini ve geniş kitlelerce benimsendiğini söyleyebiliriz. Bu da, orta çağ sonrası Fransız Devriminin nedenlerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bakıldığında, orta çağda yönetim tarafından elinden demokratik hakları alınan halk buna karşı ayaklanmıştır. Fransız devriminin 3 öğesinden ikisi; eşitlik ve özgürlük, demokrasi felsefesine paralel olarak ortaya çıkmıştır. Dönem şartları göz önüne alındığında, aristokrasi ve ruhban sınıfı halkın üzerinde inanılmaz bir baskı oluşturmaktaydı. Bu baskı, hem halkın özgürlüğünü elinden almaktaydı, hem de eşitsizliği inanılmaz boyutlara taşımıştı. Demokrasi felsefesinin kökeni olan bu kavramların böylesine sarsılması kitleleri harekete geçirmiştir. Bunun yanında ekonomik faktörleri de göz ardı edemeyiz tabi ki. Ancak konumuzun sınırlarını aşacağından atlıyorum.
Bu devletlerde, yönetim şeklinden ötürü serbestleşen insanlar, serbestçe ticaret, tarım…vb. yapmışlardır. Bunun yanında bu devletler, ekonomilerini de çeşitli felsefi idealleri somutlaştırarak, bu temellere göre uyarlamışlardır. Bu da onların somutlaştırdıkları düşünceler çerçevesinde bilim dallarını oluşturmalarını ve bilim, sanat, politika, ekonomi alanlarında diğer dünya devletlerine göre daha üstün bir gelişme kaydetmelerine yol açmıştır.
Platon’un “ideal devlet” modelinde bahsettiği demokrasi, idealist bir yapıdadır. Çünkü, kökeninde halkın egemenliği kavramı başlı başına idealist bir kavramdır. Ancak halkın bilinçli olduğu durumlarda halk lehine işleyebilir. Avrupa’nın felsefe kökeninden dolayı da bu sistem işleme imkanı bulmaktadır. Halklar, haklarına bir saldırı olduğunda veya demokrasi aygıtı zedelendiğinde sesini çıkartması gerektiğinin bilincindedir. Bu sistemin iyi işlemesi biraz da kapitalist ekonominin çıkarına olmuş, ekonomik yönden de Avrupa’da iyi bir ilerleme çizgisi yaratmıştır. Günümüzde ise, tüm Avrupa demokrasiyi ve onun felsefesini içselleştirmiş durumdadır.
Demokratik Batı Karşısında Doğu
Doğu, Asya kıtası, tarih boyunca geleneksel bir yapıda ilerlemiştir. Örneğin, Eski Türk devletleri Kaan’ın boyunduruğu altındaydı, son sözü o söylerdi ve emirleri tartışılmazdı. Çin ve Japonya’da hanedanlıklar sürekli bir mutlak hegemonya sürmüşlerdir ve iktidar kavgaları, hatta savaşları bu hanedanlar arasında geçmiştir. Biraz orta doğuda İran, günümüzde bile tam bir demokratik yapıya sahip değildir. Dönemlerinin en güçlü imparatorluklarından Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları da sultanlık sistemi ile, ağzından her çıkan laf kanun olan sultanlar tarafından, yönetilmişlerdir.
Oluşturulan bu merkezi otorite, ekonomiye ve devlet yönetimine çok önem vermemiş, bunun yerine sanat, bilim, ve özellikle savaş konularında yeni yollar aramışlardır. Ancak ekonomik olarak gelişemeyen bu ülkeler ekonomileri zamana ayak uyduramayınca büyük çöküşler yaşamışlar ve günümüz az gelişmiş ülkelerini oluşturmuşlardır.
Buradan yapılacak bir çıkarımla, Asya yüzyıllarca demokrasi kavramının adından haberi bile olmadan yönetilmiştir. Bu da bölgenin “kraldan çok kralcı” kültürünün gelişmesine önayak olmuştur. Günümüz tüm Asya ülkelerinde de bunun etkilerini görmek mümkündür. Hala başa geçen iktidarlar ülkeyi demokratik çerçevede yönetmek yerine, hegemonik bir tekel şeklinde yönetmeyi, halk üzerinde baskı kurmayı tercih ederler. Başarılı da olurlar, çünkü halkın geçmişi zaten bu sistemdir. Batıdaki bürokratik gelişim karşısında doğu, bu tür bir gelişimi çok sonraları yaşamaya başlamış ve günümüzde de tam oturmamıştır bu sistem.
Avrasya’nın Dışında Bir Kültür: Afrika
Afrika tarihi boyunca, hem Avrupa, hem de Asya’dan farklı bir tarihsel gelişim çizgisi izlemiş, kabile şeklinde örgütlenmiştir. Ancak bu kabilelerin de şefleri vardı ve her söylediği tartışmasız yapılırdı. Asya’ya bu yönden yakındır. Birleşen veya değişen dünyada ülkeleşen Afrika ülkelerinde de yine krallık sistemleri kurulmuştur. “Büyük kabileler” şeklinde yaşamaya başlamışlardır.
Doğu – Batı Etkileşimi
Batı’nın fikirsel yayılımı, matbaanın da bulunması ile hızlanmıştır. Özellikle Avrupa’da kurulan modernleşme okulu bu yönde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Çünkü Avrupa’yı gelişimin merkezi ve dolayısıyla en gelişmiş yer olarak gören bu okul, Asya’yı gelişmemiş veya az gelişmiş olarak ele aldığından, bunun yanında gelişimi de demokrasi ve kapitalizm’de gördüğünden, sürekli olarak bu demokrasiyi dünyaya yaymaya çalışmışlardır. Avrupa’nın dışındaki ülkeleri az gelişmiş veya gelişmemiş sayarak zaten onları dışlamışlar ve sömürgeleri haline getirmişlerdir. Bunun yanında bu ülkeler üzerinde sürekli bir tahakküm kurmuşlar ve sömürmüşlerdir.
Demokrasi düşüncesi, doğu toplumlarına yayıldıkça ülkelerde fikir devrimleri yaşanmaya başlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’ndeki devrim de bizlere en yakın örnek olacaktır. Osmanlı gibi teokratik bir yapıdan gelen ülke, bir anda demokrat yapıya bürünmüştür. Neredeyse tüm Asya’da devletler demokrasiye dönüşmüş, ancak bölge/ülke halklarının bu tür bir sisteme yabancı olmaları ve bu sistemin tarihi geçmişinden haberleri olmamaları, Asya’da demokrasiyi her zaman yukarıdan inme bir sistem olarak var etmiştir. İşte bu nedenle Asya, Avrupa’ya kıyasla demokrasi bakımından daha az gelişmiştir. Ancak bu gerilik kültürel bir gerilik değil, demokrasiyi yücelten ve ileri olmanın yegâne kaynağı sayan modernleşme okulunun uygulamalarının sonucudur.
Asya ülkelerinin çoğu Avrupa ülkelerinden geridedir. Bunun nedenini demokrasiye bağlamak veya demokratik geriliğin nedenini ekonomiye bağlamak da aynı derecede saçmadır. Çünkü, Asya geniş tarım arazilerinden dolayı, toprak sorunu yaşamamış ve bu alanda teknolojik gelişime ihtiyaç duymamıştır. Az topraktan çok verim almak gibi bir sorunu da olmadığından, Asyada teknolojiye yatırım yapılmamış ve geri kalmıştır. Avrupa ise, dar olan tarım arazilerinden bol ürün alabilmek için makineleşmeye gitmiştir. Bunun sonucunda olarak da (başka nedenler ile birlikte) sanayi devrimini yaşamışlardır. Teknolojik olarak ileri giden Avrupa, -idealist akımların da etkisiyle- tüm dünyayı geliştirmeyi amaçlamıştır. Modernleşme okulu da işte bu görüş arkasından çıkmıştır. Avrupa kökenli bir gelişimi öngörmüştür. Bu gelişimin doğal bir sonucu olarak da, Avrupa ileri, Asya ve Afrika geri kalmış ülke olarak görülmüştür.
İşte yukarıda da görüldüğü gibi, doğu – batı arasındaki demokrasi anlayışı farkında ekonomi büyük bir rol oynamamaktadır. Eğer gerçekten ekonomik göstergeler ile demokrasi anlayışı orantılı olsaydı, bugün Monarşi ile yönetilen İngiltere tam demokratik bir devlet olmalıydı.





Yorumlar