23 03.2010

“Her gördüğü havucun arkasından gidenler, sırtlarında kim olduğunu bilemezler”

Kapitalizm, ne zaman komünizm karşısına çıksa, tartışma sonucu döner dolaşır hep aynı noktaya gelir. “Hırs”. Kapitalizm, insanlığın hırsının var olduğunu, bu hırsın da doyurulması gerektiğini ifade eder. Dahası, bu hırsın yönlendirilmesi ile üretkenliğin artacağını, doğan rekabet ortamının ise ilerlemeyi sağlayacağını ifade eder.

Liberal ekonomi ile Sosyalist ekonomi, 1900′lerin en büyük tartışmalarının yaşandığı ikilem idi ve 1991′de de SSCB’nin yıkılması, liberallere tezlerinin doğruluğu konusunda güven vermişti. Artık sosyalizm savunucusu bir süper gücün de var olmayışı, kapitalizmin küreselleşerek sosyalist devletleri yalnız ve birbirlerinden ayrı düşürerek güçsüzleştirmesi, küresel güç birliklerine bu ülkelerin dahil edilmeyişi, günümüze geldiğimizde modası geçmiş, eski ve işe yaramaz bir sistem olarak gösteriliyor olmasının nedenlerinden olmuştur.

Basit bir şekilde Kapitalizm ve Komünizm felsefesi

Her iki sistemi de bu şekilde bir analize girişmek, beraberinde karşıt görüşleri getirecektir. Çünkü, her iki sistem de kağıt üzerinde kuralları ve içselleştirdikleri doğruları barındırıyor olsalar da, uygulanışları açısından dünyanın her bölgesinde farklılıklar barındırmaktadırlar. Dolayısıyla ve de normal olarak, iki sistemin de uygulanması ve yorumlanmasının farklılıklar içerebileceğini düşünüyorum.

Liberal ve sosyalist ekonomiler geçiş sistemleridir. Liberal ekonomi, kapitalist ekonomiye geçişe, sosyalist ekonomi ise komünist ekonomiye geçiş sistemidir. Ancak, sosyalizm başlı başına bir ekonomi politikası içerirken, liberalizm daha geçiş kapsamlı ve detaysız bir görüştür. Liberal ekonomi içerisinde “gizli el” olarak tabir edilen ve tarafsız olduğu iddia edilen bir “güç”ün piyasayı iyi ve olması gerekene yönlendirdiği iddia edilir. Oysa ki, deneyimler göstermiştir ki, bu gizli el, hiçbir zaman piyasaları iyi olana veya olması gerekene değil, her zaman güçlü olanın istediği tarafa çekmiştir. Sosyalist ekonomilerde ise, toplum ihtiyaçlarına yönelik yapılan planlamalar ekonominin ve piyasanın gidişatını belirlemektedir. İki sistemin ayrıştığı temel nokta ise budur.

Liberal ekonomi, piyasanın ihtiyaç duyulanı kendisinin belirleyerek gidereceğini, sosyalist ekonomi ise, ihtiyaçların planlanarak, üretim araçlarının da bu planlar dahilinde yönlendirilmesi ile ihtiyaçların giderileceğini savunur.

Bir geçişten bahsetmiştim. Sosyalizm, üretim planlamalarının merkezi bir şekilde yapılması işini ayrıştırılan komünlere yayarak, komünlerin kendi ihtiyaçlarını gidermelerini sağladıktan sonra, kendi merkeziyetini lağveder ve komünist düzene geçiş yapılmış olur. Böylece, oluşacak olan atomize komünler bütünü, kendi içlerinde gerçekleştirecekleri planlamalar ile ihtiyaçlarını giderirler. Alınan – alınacak kararların kaynağı ise, doğrudan ihtiyaç sahipleri olacaktır. Liberal ekonomi ise, bu sistemin küreselleşmesi ile arz ve talebin de küreselleşmesi sağlanarak, küresel bir pazar oluşturulur ve tekelleşmenin de önüne geçilerek, atomize bir pazar elde edilmiş olur. Böylece, pazara hükmedecek güçte tekeller olmadığında arz – talep dengesi korunacak ve talep oranında arzın sunulması sağlanacaktır. Marx, kapitalizm’i de komünizm’in geçişine dair bir yol olarak ortaya koymuştur.

Felsefeler düzeyinde (ya da kağıt üzerinde) güzel işleyen iki sistem. Yazının başında ifade ettiğim bir olgu bulunuyordu. “Hırs”. İşte bu kavram, her iki felsefenin de kağıt üzerindeki şekli ile kalmamasına neden olmuştur. Diğer yazılarımda pek çok defa detaylandırmış olduğum, aristokrasi – burjuvazi çekişmesi çerçevesinde; burjuvazinin önce piyasayı ele geçirmesi, ardından ise aristokrasi ile birlikte iktidar erkini tekellerine almaları sürecinin sonucunda görülmüştür ki, liberal ekonomiler kağıt üzerindeki şekillerinden kopalı ve yeni bir evrim sürecine geçeli uzun zaman olmuştur. Buna karşın, sosyalist sistem, komünal paylaşım ve diyalektik ilerleyiş, hala ilkelerine sadık kalmaktadır. Çin’in uyguladığı ekonomik sistem veya SSCB’nin son dönemlerinde uyguladığı politikalar kimilerine göre bu sistemin de evrildiği yönünde olsa da, kökeninde sistemin hala diyalektik çerçevesinden ayrılmadığını görebiliriz.

Sosyalist ekonominin gücü ve uygulanabilirliği, tüm eleştirilere karşın yaşanmış örnekler ile (uygulanış konusunda eksiklik veya hatalar bulunsa da) görülmüştür. ABD – SSCB soğuk savaşı çerçevesinde, SSCB’nin ABD’yi pek çok alanda alt etmesi göz ardı edilemeyecek bir durumdur. Buna karşın, liberal ekonominin elinde bir güç bulunmaktaydı: İnsanoğlunun yaratılmış hırsı. Bu hırs güdüsü, yükselme, güç ve iktidar sahibi olma dürtüleri ile desteklenerek SSCB, kendi içerisinden yıkılmıştır ve bu diyalektiğin bir gerekliliğidir. SSCB, erken kurulmuş, ancak kurulmuş olması, tarihsel süreç içerisinde de deneyimlenmesi gereken bir sistemdi. Çünkü, ortaçağ kapalı ekonomisinden henüz çıkmış bir dünyanın küresel bir komünizm’e hazır olmadığı bir gerçekliktir.

SSCB deneyimi, dünyanın geleceğinin bir süreliğine askıya alınmış prototipidir.

Havuç ve insan

Hırstan bahsediyorduk… İnsanlığın hırs güdüsü, onun üretkenliğinin kökenidir. Bu kapitalist düşünürlerin temel çıkış noktasıdır. İlerlemenin çatışma ve rekabet ile sağlanacağı, hırsın, yönlendirilmesi aracılığı ile ilerlemenin getirileceği iddia edilir. Bu durum, bugün yanlışlanabilir bir durum değildir. Çünkü, bugünkü sistem içerisinde bunun aksi zaten mümkün değildir. Aksi mümkün olmadığı gibi, alternatifi de bulunmamaktadır. Dolayısıyla, kapitalist düşünce içerisinde yanlışlanamaz. Ancak, komünist düşünce sisteminden baktığımızda, insanlığın ilerleyişi, ihtiyaçları doğrultusunda olacaktır. Yani, kişisel hırslar değil, toplumsal ihtiyaçlar ilerlemenin önünü açacaktır.

Dışarıdan baktığımızda, her ikisinin de doğruluk paylarının bulunduğunu söyleyebiliriz. Ancak, kapitalist gelişim ve komünist gelişimin süreçlerine baktığımızda, durumun böyle olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü, kişisel hırsların gelişimi tetiklemesi, hem manipüle edilebilir, hem de gideceği yön ve yarar / zarar oranı kestirilemeyebilir. Ancak, toplumsal ihtiyaçtan doğan ilerlemelerin yönü her zaman bellidir ve önceden kestirilebilir sonuçları bulunmaktadır. Dolayısıyla da, ihtiyaca cevap olarak sunulan arzın talebi her zaman mevcuttur. Bu mevcudiyet de, piyasanın işlevsel kalmasını, ilerleyişin (gelişimin) ise -göreceli olarak- yavaş, ancak kalıcı ve sürekli olmasını sağlar.

Her gördüğü havucun arkasından gidenler, sırtlarında kim olduğunu bilemezler.

Başlık, kapitalist ekonomi içerisindeki insanların durumlarını ortaya koymaktadır. Kapitalizm içerisinde insanlar serbesttir ve özgürdür. Kanunlar çerçevesinde İstediklerini yapabilirler ve yeni pazar yaratmak, pazara hükmetmek ve manipülasyon tamamen kendi ellerindedir. Bu alanlarda başarılı oldukları kadar da sistem içerisinde kendilerini var ederler. Yani kısaca, doğanın kanunu olarak sunulan, güçlü olan güçsüzü yer ilkesi, insanların yarattığı piyasaya da hükmettirilmiştir.

Liberal ekonomi, insanların eşit haklara ve imkanlara sahip olduğu, fırsat eşitliğinin ve sınıfsal ayrıcalığın olmadığını savunan bir ilkeler bütünüdür. Ancak, komünizm’e yönelttikleri “hırs ögesinin unutulduğu” hatasına kendileri de düşmüştür. Çünkü, aynı hırs, ekonomik, politik veya bir şekilde elinde güç bulunan herkesi, piyasa içerisinde dominant hale getirmiştir. Kim olursanız olun, kapitalist sistem içerisinde sizden güçlü birisi olduğu sürece, güçlü olanın söylediğini yapmak durumunda kalırsınız. Bu güç, yalnızca para ile, iktidar gücü ile ölçülmemektedir. Manipülasyon yeteneği, şantaj ile elde edilen gizli bilgiler, teknoloji kullanımı, reklam gücü ve yeteneği, bazı zamanlarda silah gücü ve daha pek çok çeşit daha.

İşte bu sürekli ve çok yönlü çatışma ortamında, bireyler bir noktadan sonra kendi üzerlerindeki iktidarı dahi kaybederler ve attıkları adımların ilerisini göremez duruma gelirler. Kapitalizm içerisinde önüne geçilemeyen büyük tekeller, küresel sınıflar oluşturmuşlardır. Bu sınıflar oldukça katıdır ve nadiren değişiklik gösterirler. Bu katılığın sonucu ise, gündelik hayat çerçevesinde yaşadığımız bireysel çekişmelerin çok ötesinde, büyük oyunların oynandığı, kendilerini yeniden var edebilme savaşlarının yaşandığı bir ortamdır. Böylesine büyük boyutta ve büyük alanlarda yaşanan savaşlar ise, hiçbir zaman bireylere bağlı kalmaz. Çok çeşitli ve uluslu anlaşmalar, görüşmeler ile “seçkin” denilen kişiler ile halk kitleleri manipüle edilerek, gündeme yön verilir ve istenilen elde edilmeye çalışılır.

İşte bu ortam içerisinde, manipülasyona uğramış bireyler, onları kimlerin nasıl yönettiğini, ne yöne çektiğini farkedemezler ve çoğu zaman, onları manipüle edenler de bunu bilemezler. Yalnızca, yapmaları istenen şey yapılır ve ödül olarak onlara sunulan küçük iktidar gücüne ulaşmak için (bazen bir makam, bazen büyük bir miktar para…) kendilerine gösterilen yöne adım atarlar. Adımlarının sonucunda ise, kendileri önlerine konan ödüle ulaşırlarken, yürüdükleri yoldaki herkesi ezmiş olurlar ve onlara ödülü sunan kişiye de hizmetlerini sunmuş olurlar.

İşte bu katı sınıfların dışındaki ödül dağıtım ve paylaşım sistemi ile halk kitleleri, küçükten büyüğe ellerinde güç bulunduran kişiler tarafından sürekli olarak yönlendirilirler. Bu yönlendirilme ise, kapitalist ekonomi içerisindeki arz – talep dengesinde talebin arzı yaratmasına değil, arzın kendisine talep yaratması sonucunu ortaya çıkartır. Sistem içerisinde artık bir gerçeklik vardır: Yönetilen ve sürekli maniple edilen halk kitleleri, bu kitleleri, kitlelerin kendi içerisinden yönlendirmeye yarayan ve iplerin bağlı olduğu yerel güç sahipleri ile o ipleri ellerinde tutarak kitlelerin ne tarafa gideceğini yönlendiren, katı sınıflar içerisinde bulunan küresel sermaye grupları.

Sonuç

Yazının başında, sosyalizm – liberalizm çekişmesini anlatmıştım. Orada da, piyasanın ihtiyacını karşılama şekilleri arasındaki farklılıkları anlatmaya çalışmıştım. Sosyalizm, taleplerin planlanarak ihtiyacın arz edilmesi, liberalizmde ise arz – talep durumunun plansız ancak “gizli bir el” aracılığı ile karşılandığını söylemiştim. İşte, bugün kapitalin tekelleşmesi, küresel kapital monarkların ortaya çıkışları ile birlikte arz – talebin dengesizliğinin nasıl oluştuğunu, pazarın sınırlarının küreselleşmesi, piyasada talebin azalması ile arz edilen ürünlerin açıkta kaldığını görüyoruz. İşte bir önceki bölümde anlatmaya çalıştığım manipülasyon ve kitlelerin yönlendirilmesi süreci ile, talep edilmeden arz edilen ürünlerin nasıl “talep ettirildiği” ortaya konmaktadır.

Kapitalist gelişimin, bireysel hırslar ile, komünist gelişim sürecinin ise, daha çok toplumsal ihtiyaçlar karşısında var olduğunu yazmıştım. Düşünelim…

Kapitalist ekonomi içerisinde yeni bir pazar yaratabilir, reklamlar ile halkı manipüle edebilirsiniz. Dolayısıyla, talep edilmeyen, ancak talep ettirebileceğiniz ürünleri pazara sunabilirsiniz, hatta bu ürünleri çeşitlendirerek yeni bir pazar bile ortaya çıkartabilirsiniz. Ancak, talep edilmediği sürece, pazara arz edilen ürünün bir işlevi olmayacaktır. Haliyle de, arz eden kişi veya kurum mutlaka halkın taleplerini manipüle etmek, kandırmak zorunda kalacaktır. Böylece simülatif bir pazar ve talep yaratılacaktır. Daha da önemlisi ise, sahte bir ihtiyaç ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla, dışarıdan baktığınızda, yaratılan yenilik toplumun ihtiyacını karşılamak yerine, ihtiyacını yönlendirerek, ihtiyacını farklılaştıracak ve tüketimi bu alana kaydırmaya çalışacaktır.

Başlık ile sonucu bağlamak istersek eğer, toplum manipüle edilmeye karşı koymadığı sürece, simülatif taleplere, ihtiyacı olmayan gelişmelere ve dahası da kolaylaştırmaya çalıştığı hayatını her geçen gün ihtiyacı olmayan ürünleri talep ederek daha da karmaşıklaştıracaktır.

Yani;

Toplumlar, önüne sarkıtılan her havuca koştuğu sürece, sırtlarında gezdirdikleri kişileri istedikleri yerlere götürmeye muhtaçtırlar.

Yazdırın, paylaşın, ekleyin
  • Print
  • email
  • PDF
  • Add to favorites
  • Twitter
  • Tumblr
  • Facebook
  • StumbleUpon
  • Posterous
  • Digg
  • del.icio.us
  • FriendFeed

İlgili Başlıklar

BeğenmedimBeğendim  
Bu yazı,  1 adet oy almış, oylama ortalaması ise;  -1dir.
Loading ... Loading ...
, , , , , ,

Yorum yapın