21 09.2009

3. Sayfa Haberleri Hangi Amaca Hizmet Ediyor?

Geçtiğimiz zamanlarda gerçekleşen vahşi bir cinayetin ardından, zanlının yakalanma süreci ve yakalandıktan sonrasındaki yaşanan olaylar sürekli olarak Türkiye gündemini meşgul etti… Cem Garipoğlu ve Münevver Karabulut cinayetinden bahsediyorum… Bu yakalanma olayı sonrasında, bu adreste aşağıdaki gibi bir yorum okudum:

3. sayfa haberi neden bu kadar konuşulur anlam veremiyorum. ne kadar zengin olursa olsun, kimin varisi olursa olsun. sadece 3. sayfa haberi…

Giriş

Okuyunca aklıma geldi; Gerçekten de bu 3. sayfa haberleri neden vardır?

3. sayfa haberlerinin çok yüksek orandaki bölümü vahşet haberlerinden oluşuyor. Ölümler başta olmak üzere, kazalar, kavgalar, kaçırılmalar, tecavüzler… Normal bir insanın hayatında başına gelmesini istemediği ne kadar olay varsa, hepsi 3. sayfada toplanmış oluyor. Amacım, bu haberlerin önemsizliğini, gereksizliğini vurgulamak değil, yanlış anlaşılmasın.

Şimdi bir de, normal şartlarda gerçekten de bir üçüncü sayfa haberi olacak, ancak gündemi aylardır meşgul eden olaya gelen yoruma bir bakalım: “3. sayfa haberi neden bu kadar konuşulur anlam veremiyorum…” Hcs, çok doğru söylemiş özünde değil mi? Bir üçüncü sayfa haberi neden konuşulsun böylesine uzun uzadıya? Sonuçta (atıyorum) ben Kars’ta yaşayan bir çiftçiyim ve “Bu olay İstanbul’da olmuş. ölen de, öldürülen de uzaktan bile yakınım, tanıdığım değil… E bana ne o zaman?” diyebiliriz değil mi?…

Değil… Türkiye’de gazetelerin 3. sayfa haberlerinin yoğunluğuna ve hatta içeriklerindeki vahşete biraz yakından baktığımızda, gerçekten oturulup konuşulması gerekiyor bu durum üzerinde!… Hem de çok ciddi şekilde konuşulmalı, çok ciddi ve de süratli önlemler de alınmalıdır. Zira, gazetelerde her gün bir boğazı kesilen, intihar eden, bileziği için bilekleri kesilen, tecavüz edilen ve ardından da öldürülen yaşlılar, kaçırılıp tecavüz edilen, istismar edilen kadınlar (hatta erkekler), …vb. ne ararsak belki de en akla gelmedik, en vahşi şekilde örneklerini görüyoruz ve daha önemlisi ve de acı tarafı bizler böylesine toplumun içerisinde yaşıyoruz. Böylesine bir toplum içerisinde, belki de bugün haberini okuyup, yarın benzer bir şekilde de muameleye uğrama tehlikesi içerisinde yaşıyoruz.

Ancak, gazetelerin hergün 3. sayfalarında, hatta televizyonlarda ana haber bültenlerinin yarısından fazlasında bu haberleri sürekli okuyarak/izleyerek artık toplum olarak bu durumu kanıksamış durumdayız. “3. sayfa haberin neden bu kadar konuşuluyor?” diyebilecek duruma geldik artık bugün.

Emniyet teşkilatının ve de devlet organlarının bu tür olaylara müdahalede ve önlemeleri konularında yetersiz kalmalarını önemsemeyecek, gerçekleşmiş olayları okuduktan hemen sonra unutacak duruma geldik. Hatta, belki de bir saat sonrasında benzer bir olayın başımıza gelebileceğinden bihaber bir şekilde… Ancak, devletin ve kolluk kuvvetlerinin bu tür olayları engellemek konusunda yetersiz kalmaları (hem de sürekli bir şekilde eleman alımı yapmalarına rağmen), basın organlarının bu haberleri sürekli olarak halka en tiyatral şekilde ulaştırmaları kesinlikle boşuna değil!…

Ulrich Beck’in kuramlaştırdığı, “Risk Toplumu” kavramı bir yumurta – tavuk ilişkisi çerçevesinde bugün toplumları yönlendirmekte. Devlet ve onun kolluk kuvvetleri, suçu belirli bir düzeyde tutmakta, belirli suçları tolere etmekte ve basın organları kanalıyla da bu işlenen suçlar topluma iletilmektedir. Böylece de insanlar üzerinde korku ve infial yaratılımakta, yaratılan bu korku havası da, hem güvenlik ihtiyaçlarını yükseltmekte (bu ihtiyaç da devamında silah sanayisinin çarklarını döndürmekte), diğer yandan da toplum içerisinde bireyselleşmenin artışı sağlanmaktadır. Bu bireyselleşme süreci (topluma – birey, birey – birey arasında güvensizlik ilişkilerinin yaratılması), basın organlarının sürekli olarak bu tür olayları gündemde tutması ve her gün bir yenisinin iletimini üstlenmesi ile toplumda ve bireylerinde bir “kanıksanmışlık durumu” oluşturmaktadır. Böylece, hem okuduğumuz – gördüğümüz haberlerin yenilerini okurken gerek çaresizliğimizden (örgütlü olamamaktan kaynaklı bir güç noksanlığından dolayı), gerekse kanıksadığımızdan, artık bu tür cinnet-vâri olaylara sürekli bir tepkisizlik toplum geneline yayılmış durumda. Yani cinnet geçiren toplum, bunun farkında olmasına rağmen, önlemek yerine bununla yaşamayı tercih ediyor diyebiliriz. Tabi ki, diğer yandan da bu cinnet durumundan nemalanan zümrelerin olduğunu ve gayrı resmi bir şekilde de desteklediklerini düşünürsek (mantar gibi çoğalan “özel” güvenlik şirketleri gibi), gerçekten de çok tehlikeli bir “oyunla” karşı karşıyayız.

1

Bugün, kadınlar başat olmak üzere, bireysel özgürlüklerimiz, elimizden alınıyor, toplumsallaşmanın önüne set çekilerek yaratılan birey-toplumunda insanların güç oluşturmaları engelleniyor, yalnızlaştırılıyor ve basın organlarıyla korkuya kapılmaları sağlanarak, güvenlik ihtiyacı doğuruluyor. Bugün insanlarımızın çoğu, özellikle ilginç bir şekilde son 6-7 senedir, “güvenliği bulunan büyük siteler” içerisinde oturmayı tercih eder oldular. Yani, toplum olarak, kendimizi küçük “modern kaleler” içerisine tıkıştırıp, o kalenin içerisindeki sosyal ortam içerisinde yaşamaya çalışıp, evlerimizi kendimizin krallığı gibi görüyoruz. Ancak, unuttuğumuz şey ise, ortaçağ’da kralların her zaman yalnız ve de ölümlerinin de entrikalar çerçevesinde olduğu oluyor. Yani, geçmişteki evlerimizin, apartmanlarımızın kapıları doğrudan sokaklara, toplumun içerisine açılırken, bugün öncelikle sitenin güvenlikli bahçesine, ardından toplumdan uzak bir sokağa açılıyor. Oradan da toplum içerisine karışmaya çalışıyoruz. Ancak hepimizin arkasında bir ip, her an toplumdan evimizin içerisine kaçırmak için hazır bulunuyor.

3. Sayfa haberlerini, bugün okurken önemsemesek de, televizyonda izlerken en fazla duygu sömürüsüne ya da vahşete dayanamayıp kanalı değiştirsek de, Baudrillard’ın kuramındaki gibi, simülatif bir gerçeklikten başka bir şey ifade etmiyor bunlar bizlere… Yani, gerek izlediğimiz çeşitli kurgulara sahip filmlerden, gerekse sürekli olarak “şahit olmadan” izlediğimiz/okuduğumuz haberlerden dolayı, artık bu bizim dışımızda yaşanan olayların gerçeklikleri bizler için bir film düzeyine indirgeniyor. Bu indirgeme sonucu da, kanıksamayı getiriyor. Yani, Beck’in bir gerçeklikten yola çıkarak isimlendirdiği “Risk Toplumu”, basın organlarının ve de film endüstrisinin ellerinden özenli bir şekilde geçerek topluma iletildikçe, Baudrillard’ın gerçekliğin simülatif gerçekliği oluşmaya başlıyor. Ardından da toplum, gerçekte bir tehdit olmasa da, olacağı kuşkusu taşımaya başlıyor ve kendilerini koruma istekleri ortaya çıkıyor. Bugün belki bu koruma isteği için sanal bir istek diyemeyiz, ancak “kapitalist ahlak” toplumların yapısını bozmaya başlamadan öncesindeki toplum, aile ve birey ilişkilerine baktığımızda, bugün geldiğimiz sonuç, yaratılmış bir şiddet korkusundan ortaya çıkartılmış (yaratılmış) bir simülatif (sanal) korunma güdüsünün, gerçekliğe bürünmüş halidir.

Kısacası, bugün geçmişte ektiğimiz korku tohumlarının, gerçekliğin içerisinde sanal hızlarda büyümesi sonucunda ortaya çıkmış gerçek ürünlerini yiyoruz. Geçmişin Risk toplumu, bu risklerin sürekli olarak toplum üzerinde filmler ve de normalde radikal olaylar olmaları dışında önem arz etmeyen 3. sayfa haberlerinin, topluma simüle edilmesiyle bugün bu simülatif riskler gerçeğe dönüşmüş, geçmişin risk toplumu da, bugünün korku toplumuna yerini terk etmiştir.

2

YÖNETİMİN SİMÜLATİF GERÇEKLİĞİ

Ortaçağ’da, krallar halkın gözünde korku yaratarak hegemonya kurarlarmış. Bu korkuyu yaratmak için de, toplumsal alanlara giyotin, darağacı gibi öldürme araçlarını yerleştirirlermiş. Hatta, suç işleyenlerin cezaları da buralarda verilerek, halka göz dağı verilirmiş. İşte bugün de 3. sayfa haberleri ve de filmler, tıpkı ortaçağda uygulanan bu simülatif korku yaratım araçları görevini görmektedir. Toplumda sürekli bir korku yaratılarak, hem güvenlik ihtiyacı doğurulmakta, hem güvensizlik aşılanmakta, hem de toplumsal düzen sağlayıcılar ile halkın arasına bir tampon bölge oluşturulmaktadır.

İşte bu tampon bölge de, ortaçağda en uç noktalara varmış olan yöneten ve yönetilen ilişkisini, küçük topluluklardan çok büyük kitlelere ulaştırarak, iki sınıf oluşturmakta ve de bu iki sınıf arasında da farklılıklar yaratma görevini üstlenmektedir. Yani, her ne kadar bugün demokrasi, eşitlikçi – özgürlükçü yönetim, toplumsal tabakalaşmanın eridiği ve de fırsat eşitliği gibi toplumsal konulardan bahsetsek de, yöneten bir zümre bugün hala dünya üzerinde varlığını korumaktadır. Ancak, geçmişten farklı olarak, yöneten zümre doğrudan toplum nezdinde bir yönetici değildir. Yani, geçmişin aristokrat ve birinci elden yönetim şeması, bugün çok daha karmaşık bir hal alarak, yönetim erkini halka vermiş, ancak bu erkin iplerini eline almış ve aristokrat yapısının yanında burjuva zenginliğini eklemiş, kendisinden küçük burjuvazi zümreleri dahil toplumun çeşitli kesimlerine yön vermeye çalışan bir zümre yönetimi şemasına bürünmüştür. İste bugün, geçmişin dışarıya kapalı cemaat düzeninden, bugün cemiyet şeklini almış ve de dünyanın her köşesinde etkinlikleri bulunan geçmişin yerel aristokrat sınıfı, bugün küresel ekonomi olgarkları olarak, toplumların iplerini ellerinde tutan yönetim sınıfları olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Bu oligarklar, toplumlar ile doğrudan ilişki kurmaktansa, halkın seçtiğini düşündüğü yöneticileri ve onun zümresini kendilerine bağlayarak, çıkar grupları oluşturmakta, bu çıkar grubu ile yönetim işini gütmekte, medya sektörü ile de oluşturduğu simülatif toplumsal yönelimler aracılığı ile de toplumlara yön vermektedirler.

İşte bu noktada, yönetici kesim ve de medya sektörü bu oligarkların halk ile aralarında birer tampon bölge görevi görmektedirler. 1789 Fransız Devrimi, 1776 Amerikan Devrimi aristokrasiye karşı yapılmış halk devrimleri olarak görünse de, halk kitlelerinin başında bulunan ve onları yönlendiren burjuvaların, devrim sonrasındaki dönemde zenginliği ve de yönetimi ellerine bulunduran aristokrasi ile mecburi bağları ve bağlılıkları, halkın içerisinden çıkan burjuvaziyi de halka karşı hale getirmiştir.

3


MODERN ÇAĞDA HALKIN YÖNETİM DENEYİ: SSCB

Çarlık Rusyası içerisinde 1971 yılındaki Ekim devrimi ile başlayan isyanlar sonucunda halk tarafından, halk için kurulmuş olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB), modern dünya tarihinin ilk halk tarafından kurulan ve yönetilen ülkesidir. Bugün, 1991′de yıkıldıktan sonra, -özellikle halk tarafından- hakkında söylenmedik laf bırakılmasa da, halkın kendi tüketmek için ürettiği, üretim araçlarına da, kendi emeğine de, kendi özgürlüğüne de sahip olduğu tek ülke SSCB idi. SSCB’ye yöneltilen en büyük suçlama, diktatoryâl bir yönetici bir sınıfın oluşması ve de özgürlük kısıtlamalarıydı. Ancak, bugüne bakalım, yani 2009′a. Kapitalizm’in bayraktarı Amerika Birleşik Devletleri (ABD), karşısında bir SSCB olmadan tek başına dünyada varlığını koruyor ve de II. Dünya Savaşında borçlandırarak kendisine bağladığı Avrupa’nın da aradan çekilmesi ile tamamen kendi içerisinde filizlendirdiği ekonomik oligarkların dünyayı ele geçirmesini sağlıyor. ABD yönetimi yasal yollarını sağlarken (kapitalist sistemi yayarken), geçmişin İngiliz aristokrasisi karşıtı, bugünse o aristokrasiyi kendi burjuva kültürü ile yaratmaya çalışan ABD sermayesi dünyayı ekonomik bir bağımlılığa sürüklüyor. Böylece de, halk sürekli olarak bir yönetilen tahakkûmu altında yaşamaya itiliyor.

4


3. SAYFA HABERLERİ

İşte bugün belki de her gazetede bulunan ve her sabah gazete okurken “şöyle bir bakıp geçtiğimiz” 3. sayfa haberleri kökeninde derin anlamları da saklıyor. Geçmişte sanayi devrimi sonrasındaki teknolojik gelişmelerin kullanımındaki deneyimsizliğin korkusundan ortaya çıkan risk toplumu kavramının yarattığı simülatif korku ortamı yaratmıştı. Yani ortada belki de hiç olmayan riskerin var olabileceği korkusu yaratılmıştı. Teknolojinin zaman içerisinde gelişerek ve deneyimlenerek risklerin azaltmasıyla birlikte toplumlar teknolojiye daha çok yakınlaştılar. Bu yakınlaşma, kapitalizm için pazarın büyümesi demekti ve bu büyüme de devamında pek çok küresel burjuva oligarkı doğurmuştu. Ancak toplumların teknolojiyi kullanmaları ile risk toplumu kavramının yok olmaya başlaması, devamında halkın risklere değil, yönetime odaklanmasına neden olmuştu. Yönetim de, bu dikkati yönlendirmek adına, geçmişte yaratılmış simülatif korkuyu, şiddetin sınırlı bir şekilde yayılmasını ve de varlığını korumasını sağlayarak (kendisini onlara, onları kendisine gebe bırakarak) toplum üzerinde sınırlı bir gerçek korku ortamı yaratmış oldu. Ancak, bu sefer de yönetimin zan altında kalması durumu söz konusu olduğundan, bu korku, basın organları ve de filmler aracılığı ile olduğundan büyük bir şekilde simüle edilerek toplum üzerinde bir güvenlik histerisi oluşturuldu. Böylece, bugün toplum hem gerçekten risk altına sokuldu, hem bu risk olduğundan büyük gösterilerek yeni pazarların kurulması sağlandı, hem bu korku ortamında yöneten – yönetilen arasında tampon bölgeler, kurumlar oluşturuldu, hem de toplum, yönetim kademesini sürekli olarak karmaşık bir ağ içerisinde çok katmanlı ve de ulaşılamaz bir yapı olarak görmeye başladı. İşte bizim basitçe baktığımız 3. sayfa haberleri, kökenlerinde hiç de basit 3. sayfa haberleri değil aslında.

Yazdırın, paylaşın, ekleyin
  • Print
  • email
  • PDF
  • Add to favorites
  • Twitter
  • Tumblr
  • Facebook
  • StumbleUpon
  • Posterous
  • Digg
  • del.icio.us
  • FriendFeed

İlgili Başlıklar

BeğenmedimBeğendim  
Bu yazı,  2 adet oy almış, oylama ortalaması ise;  +2dir.
Loading ... Loading ...
, , , , , , , ,

Yorum yapın