Osmanlı, üzerinden neredeyse 90 yıl geçmesine karşın, hala pek çok yönüyle bilinmeyen bir kutu gibi… Daha doğrusu, hakkındaki pek çok gerçeklik yalnızca bilimsel makalelerde geçiyor. Bu gerçekliğin halka yansıması ile “tahmin edilen” düzeyinde veya şehir efsaneleriyle kalıyor. Bu alanda “yetkin” denecek düzeyde olmasam da, okuduklarımdan ve öğrendiklerimden aktarmak istediklerim bulunuyor.
Osmanlı Padişahları
Tabi ki, bu başlık altında Osmanlı padişahlarını listelemeyeceğim veya ne kadar mükemmel olduklarını yazmayacağım. Aslında, bir kaçı dışında ne kadar sıradan olduklarını ifade etmeye çalışacağım.
Osmanlı, kuruluşundan Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar, içerisinde barındırdığı “bey”lerin padişah ve onun çevresindekilerce yönlendirilmeye çalışıldığı, genişlemeye, büyümeye ve söz hakkına sahip olmaya çalışan bir devletti. Bu da, padişahın otoritesinin ve dolayısıyla da devlet örgütlenmesinin oturtulmaya – olgunlaştırılmaya çalışıldığı bir dönemdir. Padişah, söz sahibi olsa da, ikna etmek zorunda ve de sorumlu olduğu kişiler bulunmaktaydı. Otoritesi bulunsa da, bu otoritesi ancak gücü kadardı ve bu dönemde padişah, bireysel yeteneklerinden daha güçlü de değildi. Fatih Sultan Mehmet, lakabına layık bir padişahtı. Çok uzun süredir Türkmen beylerinin ve geçmişteki devletlerin de hayallerinde olan İstanbul (yani dönemin Constantinople şehri) Fatih Sultan Mehmet’in savaş ve liderlik yeteneği sayesinde fethedildi. Bu fetih, geçmişte Osmanlı padişahlarına etki edebilen Türkmen beyleri karşısında, devletin başındaki hanedanın lideri olan padişahın elini kuvvetlendirmiştir. Bu güç, her ne kadar Osmanlı padişahının yönetim kademesi üzerindeki etkisini arttırsa da, hala tek başına değildir. Ancak buna karşın, bu fetihin kazandırdığı prestij ile II. Mehmet (Fatih Sultan Mehmet), Türkmen beylerinin zenginlik ve güçlerini ellerinden almayı başarmış ve padişahın mutlak iktidarına karşı çıkabilecek güçleri bertaraf edebilmiştir.
II. Mehmet (Fatih Sultan Mehmet), Türkmen beylerinin iktidarına karşı çıkmaları tehlikesini bertaraf ettikten sonra, kendisine bağlı (veya kendilerini padişaha borçlu hisseden) devşirmeleri Türkmen beylerin bölgelerinde görevlendirdi. Böylece de II. Mehmet, padişahlık müessesesini, bir mutlak liderlik makamı olarak sağlamlaştırmıştır.
Osmanlı, özellikle Fatih Sultan Mehmet döneminde ve sonrasında artan fetihler, sürekli genişleyen sınırlar ve dolayısıyla da mevcudu sürekli olarak artan yeniçeriler ile bir imparatorluk haline gelmiştir ve 19.yy’a kadar da göz önünde mutlak iktidar sahibi olan padişah olarak görülmektedir. Ancak, böylesine önemli bir coğrafyada, böylesine büyük sınırlara sahip bir devletin de, tek bir kişinin kararları ile yönetilmesini beklemek, ancak hayal olacaktır. Osmanlı İmparatorluğunda, (doğal olarak) padişahın kişiliği oldukça önemlidir. Çünkü, devlet büyüdükçe, yönetimi de her geçen gün güçleşmektedir. Padişah geldiği hanedanı ve de ülkesini idare edebilmek adına, halk üzerinde oldukça etkili olan şeyhülislâmı yanına çekmeliydi ki halkın desteğini kazansın, günden güne büyüyen ve güçlenen yeniçerileri yanına almalıydı ki, aldığı kararları uygulatabilsin ve savaşlarda komuta edeceği orduyu elinde tutabilsin. Osmanlı İmparatorluğu kaba bir şekilde işte bu 3′lü bir sac ayağı üzerinde yönetilmeye başlamıştır. Yani, Padişah, Yeniçeri ocağı ve Şeyhülislam. Yönetim ve karar erki, kabaca bu şekilde olsa da, az önce bahsettiğim, padişahın kişiliği burada öne çıkmaktadır. Başa geçen padişah ne kadar kuvvetliyse, diğer iki tarafı o oranda etkisi altına alarak yönetimi sadeleştirmekteydi. Padişahın kişiliğinin veya yeteneklerinin zayıflığı ise, bir o kadar devlet yönetimi karmaşıklaştırıyor ve çok başlılığı arttırıyordu.
Padişah, 19. yy’a kadar, askeri ve bürokratik seçkinlerin yaşam ve ölümlerine dâhi karar verebilecek yetkiye sahiptiler. Bu da, padişahın altında çalışan bürokratların, batıdaki örneklerindeki gibi özgürlükleri tamamen alınmış şekilde olmasa da, bir nevi kölelik altında oldukları anlamına geliyordu. II. Mehmet ile başlayan bu devlet örgütlenmesi çalışması, Kanunî Sultan Süleyman ile olgunluğa erişmiştir. Osmanlı’nın oldukça uzun süren varlığının da nedeni olan ve bu hükümdarlar zamanında, padişahların davranış normlarını dâhi düzenleyen yasalar ile Osmanlı, kurumsallaşma sürecini tamamlamıştır.
Kanunî Sultan Süleyman ile birlikte savaşçı padişahlar dönemi sona ermektedir. Artık Osmanlı üzerinde meşruiyet sağlayabilen padişahlar dönemi başlamıştır. Devlet, artık olgunlaşmış ve yönetim anlayışı değişmiştir. Bu değişim de padişahların sahip olması gerektiği hünerlerin değişmesine neden olmuştur. Geçmişte muzaffer bir ordu lideri iyi bir padişahken, artık Osmanlı’nın sahip olduğu güç, bölgesinde lider bir devlet oluşu ve de çevresinde büyük tehditlerden doğan savaşlar yaşamayacak olması, padişahların devlet yönetimi ile ilgilenmeleri gerekliliğini ortaya çıkartmıştır.
16. ve 17. yy. ortasına kadar, padişahların anneleri ve/veya eşleri “daha görünür” bir şekilde ön plana çıkmışlardır. Bu resmi bir şekilde olmasa da, onların da iktidara ortak olmaları demekti. Örneğin, 17. yy.’da IV. Murat, uzun bir dönem sonra komutan olarak ordusunun başında sefere çıkan bir padişah olsa da, dönemde devletin yaşadığı ekonomik sıkıntıları çözüme ulaştıran kişi, annesi Kösem Sultan olmuştur. Yani, 19.yy.’a kadar, II. Mahmut ve II. Abdülhamit dönemlerine kadar, padişahlar çoğu zaman ön planda olmamışlardır. Aslında olmalarına gerek de olmamıştır. Örneğin, IV. Mehmet, çocukken tahta çıkmıştır. Ancak, bu tahta çıkış yalnızca hanedanın simgesi olarak orada bulunması içindir ve devlet sistemi onsuz da işleyebilmiştir. Yaklaşık olarak 1550 – 1650 aralığındaki dönemde Osmanlı’da iktidar sahibi padişah olarak görünse de, iktidar aslında devletin alt kademelerine bölüştürülmüştür ve bir sistem içerisinde yönetim kendi kendisini yürütmeyi başarmıştır.
Özet
Osmanlı’da ilk padişahlar, devleti olgunluğa götüren adımlar atmışlar ve bir devlet sistemi inşa etmeye girişmişlerdir. 17. yy.’a yakınlaştıkça, bu sistemin oturmasıyla birlikte padişahlar devlet yönetimi sisteminde yalnızca hanedanın bir simgesi haline gelmeye başlamışlardır. Devleti işleri, padişaha ulaşmadan, alt kademelerde çözümlenmiş, çok uzun dönemler sadrazamlar padişah yerine ülke yönetiminde söz sahibi olmuşlardır.
Padişahların bu kadar arkaplanda kalmaları ve karar verme organlarının artışı, 17.yy.’dan sonra, devletin yönetimini iyice karmaşık ve çok merkezli bir hale sokmuştur. İstanbul’da vezir ve paşa hane halkları denen, sipahi ve yeniçeriler dışında yeni bir seçkin zümre devlet yönetiminde etkin olmaya başlamış ve padişahları tahta çıkartma işine bile girişmişlerdir.
Sonuç
Osmanlı artık tek bir merkezden ancak, çok başlı bir şekilde yönetilmeye başlanmıştı. Bu durum, Batıda Monarkların iktidar erkini (kralı) destekledikleri sistemden oldukça farklı bir yapı sergilemekteydi. Yani batı sisteminde yönetici (kral), altlarından aldığı destek ile aldığı kararları altlarına uygulatırken, Osmanlı’da yönetici kişi (padişah) altında verilen kararları onaylayarak işleyişi sağlamaktaydı.
Diğer pek çok ülkede, hanedanın ve kralın değişmesine neden olan iktidar kavgaları, ülkelerin parçalanmalarına, duraksamalarına ve hatta dağılmalarına neden olabilmekteydi. Ancak, Osmanlı İmparatorluğu içerisinde ilk hükümdarlar ile birlikte kurulmaya başlanan, Fatih Sultan Mehmet – Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde de olgunluğa erişen ve saat gibi çalışan yönetim sistemi, her ne kadar çoğu zaman padişahı saf dışı bırakıyor olsa da, devletin kendisinin sürekliliğini sağlamıştır. Sistem kendiliğinden işlemekte, padişah ve hanedanı mutlak yönetici olarak görülmekte, ancak onun vereceği kararların değişikliği alt kesimlerce tartışılmaktadır. Bu tartışmalar da iktidarın değişikliğine hiç yol açmamış, padişahın meşruiyeti hiç tartışılmamıştır. Böylece de, halk uzun süreler “padişah simgesine” bağlı bir şekilde yaşamlarına devam etmişlerdir. İşte bu “padişah simgesi” de daha sonra gayr-ı resmi olarak Osmanlıcılık akımının bir referans noktası olarak karşımıza çıkacaktır.
