20 05.2006

Dil ve Özgürlük

Her toplumun kendine özgü gelenekleri, âdetleri, bayramları.. vb. vardır. Ancak bunların hepsinin yanında her toplumun kendisine has bir dili vardır. Örneğin ülkemizi ele alırsak, Karadeniz Bölgesinde “Karadeniz lehçesi”, Doğu Anadolu Bölgesinde “Doğu Anadolu Lehçesi”, ..vb. konuşulmaktadır. Bunların hepsi sadece o bölgeye özgü konuşma dilleridir ve o bölgede yadırganmazlar. Ancak siz Karadeniz şivesiyle gidip İstanbul’da konuşursanız büyük ihtimalle karşınızdaki kişi sizi anlamakta zorlanacaktır. Hatta birazda sizi yadırgayacaktır.

1


Biraz önceki örneği şunun için verdim: Tüm görsel ve yazılı basınımıza baktığımız zaman Türkçe kullanımının ne kadar bozuk olduğunu görmekteyiz. Hatta bunun için Sayın Feyza Hepçilingirler, Sayın Şiar Yalçın gibi birçok yazarımız da kitaplar yazdılar. Televizyonlarda açıklamalar yaptılar. Makaleler, köşe yazıları yazdılar. Biraz önceki örneğimize dönersek; basınımız toplumun bilmediği kelimeleri daha “entelektüel” oluyor diye Türkçe’ye “ekliyor”. Peki toplumumuzun bilmediği bir terimi basının kullanması ne kadar mantıklıdır? Basın topluma bazı şeyleri haber vermek, bazı şeyleri onlara anlatmak için vardır. Eğer “anlatamıyorsa” onun basın olmasının ne anlamı vardır? İlk önce basının bunlar dikkat etmesi gerekmektedir. Çünkü, toplumumuzda televizyon ve gazete – dergilerden oluşan bir haber alma ve eğlence kaynağı mevcut. Bunlar insanların boş zamanlarının çoğunu tüketmektedir. Yani, insanlarımız günlük konuşmalarında bunlardan oldukça etkilenmektedirler. Böylece insanlar televizyonda gördükleri “konuşma şekillerini”, “kelimeleri” günlük hayatlarında da kullanmaya başlamaktadırlar. Böylece basında gördükleri kelimeleri anlamını da fazla bilmeden kullanmaya başlamaktadırlar. Bu da Türkçe’nin bozulmasına, saflığını yitirmesine yol açmaktadır. Örneğin “havalı” (veya entelektüel) oluyor diye bazı yazar, sunucu ve hatta senaristler eski Türkçe (Osmanlıca), Arapça kelimeleri de Türkçe’ye “eklemektedirler. Ancak maalesef ki, bunları “eklemek”le Türkçe zenginleşmiyor. Tersine, yok oluyor!…

Bu konuda Sayın Feyza Hepçilingirler, “Türkçe Off” adlı kitabında şunları söylemektedir: “Kimileri İngilizce sözcük kullanmaya meraklıdır, kimileri Arapça, Farsça. Çünkü seçtikleri sözcükler, insanların yalnız düşüncelerini, kişiliklerini değil, dünya görüşlerini de açıklar. Bir çok kişi, bunu bildiği için kendi dünya görüşüne uygun sözcük kullanmaya çaba gösterir. (…)” (Türkçe Off, Sy. 34, İstanbul) devamında da bunlara örnekler veriyor. İşte bu ve bunun gibi nedenler bu tür sözcüklerin kullanımını yaygınlaşmaktadır. Çoğu da, alışılagelmiş olduğundan kullanılıyor. Örneğin; “endikasyon” kelimesi. Fransızca “indication” kelimesinden gelmektedir. Türkçe karşılığı sözcüğün tam olarak karşılamakta ve açıklamaktadır: “Belirti”. Sizce de Türkçesini kullanmak çok daha anlaşılır değil mi?

2


Amacım dil öğretmek değil, olamazda. Çünkü ne o kadar dilbilgisi bilgisine sahibim, ne de bu konuda konuşacak kadar araştırma yaptım. Benim amacım bu kullanımların dile verdiği zararları “gözlemlerim” ile anlatmaktı. Ancak asıl sizlere anlatmak istediğim, bu kullanım şeklinin bizlerden götürdükleri. Bakınız, biraz önce bir örnek verdim. Fransızca kökenli bir sözcük. Türk Dil Kurumunun yayınladığı “Batı kaynaklı sözcüklere Türkçe karşılıklar” adındaki kitapta bunun örnekleri çok. İncelendiğinden açıkça görülüyor ki, batı kaynaklı sözcüklerin çoğu Fransızca’dan dilimize geçmiş. Neden? Çünkü Cumhuriyet sonrasındaki “Fransızlaşma” modası yüzünden. Batılaşıp modernleşiyoruz ya! Bunun adı modernleşme olamaz! Bunun adı sadece “özentilik” olabilir. Çünkü batılılaşmak veya “gerçek” anlamıyla modernleşmek orada yapılan şeyleri yapmak, onların konuştuğu gibi konuşmak değildir. Modernleşmek, toplumsal yapınızı değiştirmek değildir. Modernleşmek, onlar gibi yaşamak, evlenmek, boşanmak, okumak, eğlenmek, çalışmak, yönetmek değildir. Modernleşmek, halk için en iyi olanın yapılmasıdır. Modernleşmek, halkın mutluluğunu yükseltmektir. Modernleşmek, devletinizi halkınız için yaşanabilir bir yer haline getirebilmektir. Modernleşmek her zaman ileriye gitmek, yenilenmek değildir. Bizlerin ilk önce bunu anlamamız gerekmektedir. Çünkü biz bunu anlamadığımız sürece başka toplumları örnek almaya, hatta kopyalamaya devam edeceğiz. Kopyaladıkça benliğimizi kaybedeceğiz. İleride de özgürlüğümüzü…

Gelmek istediğim nokta şuydu: Bizler batıyı, ABD’ni, Avrupa’yı çok güzel kopyalıyoruz. Onlar gibi giyiniyoruz. Onlar gibi konuşuyoruz: İş ilişkilerimizi onlar gibi düzenliyoruz. Onlar gibi yönetmeye, yönetilmeye çalışıyoruz, onlar gibi yaşıyoruz. Veya çalışıyoruz. Ancak biz bunları yaparken geçmişimizi tamamen unuttuk. Bizler Türk milletiyiz. Uzaktan Hunların,yakından ise Osmanlıların soyundan gelmekteyiz. Bizim Osmanlı İmparatorluğu döneminde oturmuş bir aile düzenimiz, oturmuş bir ticari sistemimiz, ve hatta oturmuş bir yönetimimiz vardı. Ne zaman “batı” çıktı. O zaman bunların hepsi yok oldu. “Eskiden her şey çok iyiydi.” demek için söylemiyorum bunları. Evet Osmanlı devlet yapısı Kanuni’nin ölümüne ve belki Sokullu Mehmet Paşa’nın yönetiminin bir kısmında kadar mükemmeldi. Ama o zaman şartları içerisinde. Dünya bir devrim geçirdi. Sanayi devrimi. Bu devrim eski sistemlerin hepsini yok etmiştir. Çünkü üretim ve dolayısıyla tüketim anlayışı ve ticaret ilişkileri tamamen değişmiştir. Piyasada mal fazlası olmuş, iş gücüne gereksinim azalmıştır. Çok büyük sanayiler kurulmuş, tekeller oluşmuştur. İnsanlar arasındaki eşitlik ülküsü daha da gerçekleşmesi zor bir hâl almıştır. Daha sonrasında çıkan bilgisayarlar da bu gelişmeleri hızlandırmıştır. Osmanlının bunları takip etmesine olanak yoktu ve yıkılması gerekliydi. Çünkü ekonomisi savaş üzerine, devlet politikası dünya hakimiyeti üzerine kurulu olan bir devletin bu şartlarda ayakta kalması imkânsızdı. Yıkıldı da… Ancak daha sonrasında Dünya’nın en modern devletlerinden birisi “Türkiye Cumhuriyeti” kuruldu. Kurucusu Büyük Atatürk bizlere hedef olarak “batı”yı gösterdi. Bir atasözü vardır; “Parmak ayı gösterirken, ahmaklar parmağa bakarmış” diye. İşte bizler de Atatürk’ün hedefine bakmak yerine parmağına baktık inatla. Batı hedefi bizim için sadece onlar gibi olmaktan ibaretti. Ancak Atatürk’ün bizlere anlatmak istediği şey onlar gibi olmak değil, kendi kimliğimizi koruyarak, onların seviyesinde, onların gücünde bir devlet haline gelip, onlarla yarışabilmekti. Onların sömürgesi olmak değil.

Bizler onları böyle körü körüne kopyalayarak sadece kendi özgürlüğümüzü kısıtlamaktayız. Yabancı sermaye girişini serbestleştirerek kendimizi köleleştiriyoruz. Farkında değiliz belki ama dilimizi köleleştirdik bile. Neredeyse yabancı kelimeler Türkçe kelimelerden daha fazla. Hatta kullandığımız yabancı kelimeleri (en basit dilbilgisi kurallarına aykırı olsa bile) bile Türkçe zannedip, Türkçesini görünce de; bu zaten Türkçe değimliydi?” diyebiliyoruz. İşte Türkçe’mizin acınacak hali… İlik örneğime döndüğümüzde görüyoruz ki küçük topluluklar bile kendi dilleriyle varlıklarını koruyorlar. Peki biz Türkiye olarak öz dilimiz olmadan nasıl var olacağız? Özgürlüğümüzden nasıl bahsedeceğiz? Hangi özgürlükten bahsedeceğiz? Toplumu toplum yapan en önemli unsurlardan biri olan “dil”imiz olmadan nasıl özgür olabiliriz ki?

3


Diller, toplumlar tabi ki etkileşeceklerdir. Karışacaklardır, birbirlerinin etkilerini taşıyacaklardır. Ancak birbirlerini kopyalamamalıdırlar. Birbirlerinin kötü yönlerini törpüleyerek, kendilerini beraberce en iyiye taşımalıdırlar. Birbirlerini kopyalayarak hiçbir topluluk ilerleyemez. Çünkü kopyalayan taraf bir süre sonra zaten diğer toplumun aynısı olacak ve onun arasında yok olacaktır. Siz kendi değerlerinizi koruyup, onlara sahip çıkıp, değerini bilmezseniz ve hatta onların yerine diğer toplumlardan kendi değerlerinizin yerine değerler bulmaya çalışırsanız ne özgürlükten, ne de gelecekten bahsedemezsiniz. Çünkü özgür olmayan bir toplumun geleceği zaten yoktur. Belki başkasının egemenliğinde yaşayabilir ancak, toplumsal değerlerini kaybetmiş, dilini kaybetmiş bir toplum zaten artık toplum değildir.

İşte bizim de artık kendi değerlerimize sahip çıkmamız, dilimize sahip çıkmamız gerekmektedir. Bunları yapmadan Avrupa birliğine girersek Türkiye Cumhuriyetinin kalmayacağını da sanırım anlamışsınızdır. Bizlerin artık “batı özentiliği” yerine “batı hedefi” ülküsüne geçmemiz gerekmektedir. Ancak bana sorarsanız kendimize “batı” adında bir hedef koymamıza da gerek yoktur. Yazının başında dediğim gibi; halkın mutlu olması, ihtiyaçlarının karşılanması, iyi şartlarda yaşamaları gibi temel devlet’in işlerini gerçekleştirmeye çalıştığımız zaman zaten ülke hem teknolojik, hem kültürel hem de ekonomik olarak oldukça iyi durumda olacaktır.

Yazdırın, paylaşın, ekleyin
  • Print
  • email
  • PDF
  • Add to favorites
  • Twitter
  • Tumblr
  • Facebook
  • StumbleUpon
  • Posterous
  • Digg
  • del.icio.us
  • FriendFeed

İlgili Başlıklar

BeğenmedimBeğendim  
Yazıyı oylayın.
Loading ... Loading ...
, , , , , , ,

Yorumlar

Yorum yapın