Demokrasi kavramı, Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca kimsenin ağzından düşürmediği bir laf haline gelmiştir. Ancak ne var ki, demokrasi kavramı, metalaşarak, günden güne uğradığı değer enflasyonu sonucu değerini kaybetmeye de başlamıştır. Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda ve takiben bir süre daha değerini korumuş olsa da, özellikle bu son dönemde içerisinde yeniden geçmişteki düşük değerine ulaştırılmıştır.
Türkiye’nin Demokrasi ile Geçmişi
Osmanlı döneminde I. ve II. Meşrutiyet ile demokrasi denemeleri yapmakta olan İstanbul halkı oradaki siyasi çekişmeler ve çatışmalar ile uğraşırken, Anadolu’da hem siyasi, hem de silahlı örgütler, bir yandan bölgede çıkarı olan devletlerden (Güney ve Güneydoğu Anadolu’da Fransızlar ve İngilizler, Batı’da Yunanlılar, Kuzeydoğu’da Ruslar) aldıkları güç ile hem halkı galeyana getiriyor, hem de silahlı çatışmalara giriyorlar, diğer yandan da, İstanbul’da kararlarından, konuşmalarından memnun olmadıkları vekillere suikastlar düzenliyorlardı. Osmanlı devlet ise, çalışanlarını, halkını ve toprağını korumak durumundaydı ve İstanbul hükümetlerinin Padişah’ın onayı ile asker göndermesi ile isyanlar bastırıldı, bazıları ile de hala çatışırken, İstanbul kuşatıldı, zaptedildi. Yani, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti resmen ele geçirilmişti. İşte Anadolu halkı, bu dönemde komutasında birleştiği Mustafa Kemal Atatürk ile birlikte, bir kurtuluş savaşına giriştiler.
Bir demokrasi hatası demiştim. İşte, cumhuriyetin kurulduğu yıllarda bir burjuvazi sınıfının yoksunluğu ve aristokratların da bir sınıf bilinci içerisinde bulunmadığı bir dönemde, karma ekonomi modeli aracılığıyla, devlet eliyle de olsa bir üretici kesim yaratıldı Türkiye içerisinde. Ancak, dönem içerisinde, halkın geleneğinde bir temsil ve demokrasi fikri bulunmamasından dolayı, geçmişten beri dışarıdan aralıksız devam eden kışkırtmalar sonucunda pek çok isyan patlak vermiş ve Türkiye Cumhuriyeti meclisi de, bu isyanları halkın iradesi adına bastırmıştır.
Osmanlı sonrasında Cumhuriyet’i kuran halk, aynı halktır. Ne var ki, 1923 – 1960 arasındaki halk ile 1960 – 1980 döneminde ve 1980 ile bugünkü dönem arasında yaşayan halk aynı halk değildir. 1950′lere kadar Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunun, ekonomik bir sistemi yerleştirme ve yeni bir yönetim sistemi ile halkın yönetime katılışı sürecinin sancılarını çekmiş, 1946′daki çok partili rejim denemeleri ile başlayan partiler arası seçim ve gelişkin temsili demokrasi denemeleri sonrası dönemde ise, dış konjonktürdeki ABD – SSCB çekişmesinin de etkisiyle, 1950 – 1980 arası döneminde politikleşmenin aşırılaştığı bir dönem yaşamıştır. Ancak, bu politik durumun çizgilerinin çok kalın olarak çizildiğini görmekteyiz. Bağımsızlık mücadelesi vermiş bir ülkenin, SSCB – ABD gibi iki küresel güç arasında ve çok değerli bir coğrafyada bulunmasından dolayı, Türkiye Cumhuriyeti yönetiminin kararları her iki ülkeyi de yakından ilgilendirmeye başlamış, henüz oturmamış olsa bile, demokrasi ve siyasal seçimler çok büyük önem kazanmıştı. Ancak ne var ki, SSCB’nin ve ABD’nin Türkiye’yi taraflarına çekme yöntemleri birbirinden farklıydı. ABD doğrudan seçimle gelmiş hükümeti desteklerken, SSCB halkı ve halkın arasında kurulmuş örgütleri desteklemekteydi. Yani, dünyada yaşanan Burjuvazi – Halk savaşımının bir maketi Türkiye’de yaşanmaktaydı. Sol görüşlü öğrenciler ve halk örgütlenmeleri, bağımsızlığı, devrimi desteklerken, karşılarında Cumhuriyetin kuruluşundan beri devlet eliyle desteklenen burjuvazi vardı ve kendilerinin temsilcisi olan ABD’nin tarafı olmak konusunda kararlıydılar. Bu gücü arkasına almış partiler, cumhuriyetin kuruluşundan beri yönetimde olan CHP ile ellerindeki güçlü argümanlar aracılığıyla bir iktidar savaşına giriştiler. Özellikle savaş sonrasındaki yeniden gelişme döneminde yaşanan sıkıntılar, yoksulluk, isyanlar sonrasında yaşanan göçler ve ölümlerin manipülasyonu güçlü argümanlar olarak halka sunulmaktaydı. Ki, çok partili seçimlerin ilk denemesinde de görüldü ki, bu argümanlar işe yaramıştı.
Türkiye’deki demokrasi Anlayışı
1960 darbesi ile “gizli el”den bir darbe yiyen burjuvazi, hem ABD’nin SSCB ile savaşımından dolayı Türkiye ile yakınlaşmasından yararlanarak, hem de burjuvazinin elinin güçlenmesi, ülkenin bağımsızlığını kaybetmesi gibi kaygılar taşıyan, zamanla da SSCB’nin destek sağladığı halk örgütlenmeleri karşısında yerlerini güçlendirmek adına, demokrasi aygıtını öne sürdüler. Yani, kendi destekledikleri partileri seçimlerde yücelttiler. Buna karşın halkın hak aramaları için sokağa çıkmasına yeşil ışık yaktılar. Ancak, meydanlarda dile getirilen tepkiler, meydanlar dışında da dile getirmeye başlamıştı. İşte bu noktadan sonra da, demokratik seçimler ve yasama organının kararları halkın gözünden düşmüş ve Türkiye Burjuvazi – Proletarya çatışmasının yaşandığı bir ülke konumuna gelmişti. Ancak bir eksiklik vardı:
Proletaryanın, proletarya olma bilinci henüz oluşmamıştı ve bir kalabalıktan ibaretti, ancak buna karşın Burjuvazi, bir sınıf olduğunun bilincine sahipti.
Bu da, 1960′da darbe yiyen burjuvaziyi, 1980′de bir öç alma fırsatı yaratmıştı. Demokrasi aygıtı tıkanmış ve işlevsizleşmiş, sokaklar savaş alanı haline getirilmişti. Herkes artık az çok provokatörleri biliyordu, sivil polisler deşifre edilmişti, halkın katmanları/tarafları apaçık ortadaydı. Bu durum toplumsal barışın önünde büyük bir engel teşkil etmekteydi ve çok ciddi bir iç savaş yaşanmaktaydı. Demokratik aygıtın ve yönetimindeki kolluk kuvvetlerinin tesirinin böylesine azaldığı bir dönemde, ülke içerisindeki bu karışıklığa el koyma yetkisini asker kendisinde bulmuştur. Tabi ki, bu “el koyma” muhakkak ki yalnızca askerin “hadi yapalım” düşüncesiyle olmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin dönem politikası uyarınca yakın durduğu ABD’nin kışkırtıcılığı da unutulmamalıdır. Çünkü, bilinmektedir ki, Türkiye “sol”una karşı örgütlü bir halk hareketine girişen topluluklar doğrudan ya da dolaylı şekillerde ABD’den destek görmüşlerdir.
Bu noktada, 1980 darbesinin esas tartışılması gereken noktası, yani meşruiyeti konusu ortaya çıkmaktadır. Demokrasi, halkın seçim yapması sistemiyse şâyet, askerin müdahalesi gayri-meşrudur. Ancak, halkın böylesi bir ortamda seçim yapabilme yetisinin olmadığının, yaptığı seçimin ise, isteğinden öte yönlendirilmesiyle gerçekleşiyor olması ve demokrasi aygıtının da kendi içerisinde sıkışıp işlevini yitirdiği bir ortamı düşündüğümüzde, halkın içerisinde güçlünün güçsüzü ye(n)diği bir ortamın varlığı içerisinde 3. bir “orta yol”a ihtiyaç duyulmuştur. Bu, her ne kadar bir darbenin meşruiyetinin göstergesi olmasa da, bu yazı açısından önemlidir. Duygularımızı bir kenara koyarak, biraz da acımasız düşündüğümüzde göreceğiz ki, halklar kendi geleceklerini kendi içlerinde yaşadıkları savaşlarla belirlerler. Ancak, unutmamak da gereklidir ki, Türkiye’nin bulunduğu gibi bir coğrafyada bir savaş yaşayan ülke, çok güçsüz kalacak ve zaten içerisinde bulunduğu bağımsızlığının çift taraflı olarak sürekli tehdit altında olduğu bir durum içerisinde güç bir duruma gelebilecektir. Asker de burada bir seçim yaparak, darbeye karar vermiştir. Ancak bu darbe, demokrasiyi yeni yeni tanıyan ve henüz çok genç bir ülke olan Türkiye’nin ve halkının demokratik bir seçim yapmayı öğrenme aşamasına da darbe vurmuştur.
1980 darbesi, demokrasinin gelişimine bir sekte vurmuş olsa da, bu durum esas olarak, Türkiye demokrasisinin 1980′den önce aldığı yaraların kalıcı olmasına yaramıştır. Yani, siyasetin ve demokrasi aygıtlarının bir zümrenin eline geçtiği, seçimlerin icraatlara değil de, söylem ve simgelere göre yapıldığı bir ortamda tam bir dönüşüm başlamışken gelen bu darbe ile halk her açıdan tam olarak sindirilmiş, apolitize edilmiş ve de baskı altına alınmıştır. Dolayısıyla başlayan dönüşüm yarıda kalmış, demokrasi umudu ise sönmüştür. Çünkü, iktidar artık halkın hangi kanadının iradesini yansıtırsa yansıtsın, bir devlet aygıtı, demokratik seçimleri bertaraf edebilecek düzeye ulaşmıştır.
İşte böylece de, Türkiye’nin belli düzeyde var olan demokrasi hatası, bu dönemde yerleşik hale gelmiş oluyordu. Demokrasi artık, yasama organını ele geçirmek için bir araç olarak kullanılıyordu yalnızca.
1990′lar ile Türkiye’nin bu “demokrasi hatası” daha vahim bir noktaya geldi. İşlevsizleştiği fark edilen iktidar organı, “kadrolu siyasetçiler” tarafından ve daha kötüsü çeşitli egemenlerin, genellikle de burjuvazinin, çıkarları doğrultusunda politikalar izleyen partiler ve kişiler bu egemenlerce gerek basın yoluyla, gerekse maddi açıdan desteklenerek, siyasal iktidar günden güne tamamen halkın sömürülmesi ve bu sömürü düzenin yolunda gitmesi açısından izlenecek politikaları üretme aracı haline geldi. Yani, isim veya parti açısından kimin başta olduğunun bir önemi yoktur, yalnızca destekleyen ve desteklemeyen vardır artık Türkiye siyaseti içerisinde. Halk, bu düzene demokratik bir şekilde karşı çıksa da, iktidara bu sisteme karşıt bir hükümet getirse de, başa gelen hükümet eli kolu bağlı bir şekilde egemenler ile halk arasında un ufak olmaktadır.
Böylece siyasetçiler de artık iktidarlarını sürdürebilmek için, yönetim erkini kullanabilmek için, egemen güçlere karşı değil, onlara yakın durmaktadırlar. Yaratılan polis gücü, tüm çatlak sesleri güç ile bastırma dürtüsü, çıkartılan yasalar, istihdamın talebin çok alt düzeylerinde tutulması ile iktidarlar kolayca halkın istemediği, ancak egemen güçlerin işine yarayan yasaları çıkartmakta, uygulamakta, karşı çıkanları ise un ufak etmektedir. Böyle bir siyasi düzen içerisinde de, siyasetin tarafları, seçimler öncesinde ortaya koydukları vaat ile yalnızca halkın seçimlerini yönlendiriyorlar ve seçim sonrasında da bu vaatler kenara koyularak, iktidarda tutunma savaşımına başlıyorlar. Yani, ortada şeklen bir demokrasi bulunsa da, demokrasi kavramını dolduracak bir ortam bulunmamaktadır.
Bu da, artık açıkça ortaya koymaktadır ki, 1980 sonrasında artık Türkiye için demokrasi bir amaç değil, bir araç haline gelmiştir. İşte, bugün hala bir ileri iki geriye giden Türkiye, 1960′larda başlayan ve 1980 sonrasında ise tüm hızıyla gelişen “demokrasi benzeri sistemi” ile, ABD – SSCB savaşında ABD’nin yanında olmuş, onun sistemini almış, egemenlerin tam bir iktidar sağladığı, halkın örgütsüz bir şekilde sessizleştiği, sessiz kalmak zorunda kaldığı bir toplum olarak, gelişim sürecine (belki de) uzunca bir süre ara vermiştir.
