Kimimize göre bir siyasi görüş, kimimize göre asla olmaması gereken bir düşünce, kimimize göre ölçülü olarak olması gereken bir görüştür milliyetçilik. Aslında bunların hepsi doğru. Nasıl mı? Anlatayım …
Milliyetçilik fikri, aslında ilk çağlardan süregelmektedir. Mülkiyet en eski milliyetçiliktir diyebiliriz. Yani aslında milliyetçiliğin kökeninde de mülkiyet yatmaktadır . Mülkiyetin başladığı anda milliyetçiliğinde kavramsal olarak başladığını iddia edebiliriz. Çünkü, kişide o anda bir koruma ve kendininkini üstün görme duygusu başlamıştır. Buda aslında günümüzdeki milliyetçilik kavramına yakın bir şeydir. İlk çağlarda böyle iken, toplulukların oluşması, insanların ihtiyaçlarını topluca karşılamaya başlamaları ve topluca korunmalarıyla, bugünkü milliyetçiliğin asıl temelleri atılmıştır. Yani, insanlar kendilerine mülk edindikleri toprakları, malları, mülkleri korumaya başlamışlar. Kendilerinkini koruyabilmek için de, kendini ve çevresini diğerlerinden daha üstün tutmaya çalışmıştır. Bunu için çok çeşitli yollar denemişlerdir. Ya kendilerini geliştirmişler ya da kendinden üstün olanları devirmeye çalışmışlardır her zaman. Çünkü, kendinden üstün olan bir şeyden zarar göreceğini öğrenmiştir. Daha sonra siyasi oluşumlarla birlikte, milliyetçilik kavramı, bugünkü anlamı ile, tam olarak ortaya çıkmıştır. İnsanlar topraklarını, ülkelerini topluca dış tehlikelere karşı korumuşlar, savaşlar yapmışlardır. Buna isim koymasalar bile bunların hepsi birer milliyetçilik örneğidir. Çünkü, milliyetçilik kendi milletini, ırkını korumak, onu yüceltmek anlamındadır. İlk devlet yapısı içindeki milletlerde tam olarak bunu amaç edinmişlerdir. Çünkü, eğer onlar diğerlerinden üstün olmazlarsa diğerleri onlara bir şekilde zarar verecektir. Bunun için kendi toplumlarının gelişmesini her şeyden üstün tutmuşlar ve bunun için çalışmışlardır. Buda doğal olarak çatışmaları, savaşları ortaya çıkartmıştır. Böylece savaş sanayisi ortaya çıkmıştır. Savaş sanayisi, her zaman milliyetçilik kavramını destekleyen bir kurumdur. Çünkü, savaşların nedeni bu milliyetçilik veya korunma içgüdüsüdür. Savaşsız bir dünyada savaş aletlerine de yer yoktur.
İşte küçük çıkar çatışmaları ile savaşlar körüklenmiş, çıkarların büyümesiyle makamlarda büyümüş ve savaşların boyutları da büyümüştür. Buda milletin alınan zararı kendine çekmesine neden olmuş ve küçük bir çıkar çatışması, milletler arası savaşa dönmüştür. Bu da, kendi milletini ve çıkarlarının korumaya yönelik bir savaştır. Yani, yine milliyetçilik işin içindedir.
Avrupa ortaçağında ise, halk tamamen yıpranmış bir haldedir. Milliyetçilik fikri, milliyet veya ulus çıkarları yerine tamamen kişisel çıkarlara yerini bırakmıştır. Çünkü, ortada ne bir millet, ne bir ulus vardır. Sadece klanlar, derebeylikler vardır. Buda, çıkarları ve çatışmaları küçültmüştür. Bu arada bu klanları bir arada tutmaya çalışan krallar, krallıklarda bulunmaktaydı ve bunların büyük çıkarları yine büyük savaşları doğurmuştu. İşte tüm bunlardan bıkan halk 1848 Fransız Devrimi ile “halk”, “milliyet”, “ulus” kavramlarını yeniden keşfetti ve yeni ulus devletlerden oluşmuş bir Avrupa’yı karşımıza çıkarttı. İşte milliyetçilik fikride, tam anlamıyla bu zamanlarda ortaya çıktı. Çünkü yeniden oluşturulan bir Avrupa haritasında herkes daha fazla pay alma çabasındaydı. İnsanlarda kendi topraklarını korumak zorundaydılar ve aralarındaki bağları güçlendirmek için milliyetçilik kavramını ortaya attılar. Bu kavram, o yıllarda kendi toprakları içinde yaşayan, aynı ülkeyi, aynı ülküyü benimsemiş insanları belirtmekteydi.
O yıllarda işini başarı ile yaptı. Avrupa haritası oturdu. Savaşlar son buldu. Ancak, önceden belirttiğimiz gibi, savaşlar bittiği için –en azından bitirilmeye çalışıldığından- savaş sanayisinin payı oldukça küçülmeye başlamıştı. Ancak ortaçağ ve sonraki karışık dönemde bu sanayiye oldukça büyük yatırımlar yapan kişiler, çıkarlarını düşündükleri için, milliyetçilik kavramını yeniden ortaya attılar ve bu sefer, ona kan bağı, ırk gibi eklemeler yaparak taraftarlarını arttırdılar en çok da halktan destek gördüler. Çünkü, halk o dönemde eğitimsiz ve yeni savaştan çıkmış bir toplumdu. Böylece, silah tacirleri halkı çok kolay kandırdı ve zaten Fransız Devrimi ile otoritesi azalan, üzerinde halkın baskısı fazla olan devlet, halkın bu isteğine cevap vermek zorunda kaldı ve silah alımı, sınır ihlalleri gibi sorunlar yeniden başladı. Böylece, silah tacirleri yeniden para kazanmaya başladılar. Milliyetçilik ise, yozlaştırıldı ve tamamen bir araç haline geldi. Artık milliyetçilik kavramı, ulusun çıkarlarının, bağımsızlığının korunması yerine, ırkların koruması olarak giderek yozlaştırıldı.
Özellikle Üçüncü Dünya Ülkeleri denilen yerlerde bu yozlaşma oldukça fazladır. Çünkü, buralarda hâlâ oturmamış bir siyasal sistem, tam olarak bilinçlenmemiş, eğitilmemiş bir halk vardır. Buda bunların aralarında sürekli çatışmalara neden olmaktadır. Siyasal sistem olsun, toplumsal sistem olsun, bunları oturtmak için sürekli çatışmalar yaşanmaktadır. İşte silah tüccarları ve daha birçok çıkar grubu, bu çatışmaları milliyetçilik kavramı ile boyayarak çatışmaları alevlendirmektedirler. Bunun en büyük örneği sanırım Hitler’di … Çünkü, kendi ırkının dünyaya sahip olması gibi bir çılgınlığa kendisini kaptırmıştı. Stalin de, benzer yöntemlerle Sovyetler Birliği içerisinde bir kıyım yapmıştı. Yani artık milliyetçilik kavramı, faşizme doğru yönelmekteydi. Bu da, Hitler, Mussolini, Stalin gibi liderlerin çıkmasını sağladı. İşte, küçük bir çıkar çatışması insanlığı nerelere sürüklemiştir. Avrupa haritası, toplumu, yapısı değişmiş, Sovyet Rusya yıkılma sürecine girmiştir.
Milliyetçilik kavramı günümüzde çok çeşitli yerlerde karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, eski ve asıl anlamıyla çıkabildiği gibi, yeni, yoz anlamıyla da çoğu kez karşımıza dikilmektedir. Bunun yanında, milliyetçilik kavramı biraz da mikro düzeye indirgenmiştir. Örneğin; artık insanlar devletlerinin çıkarları yerine, ilk önce ait oldukları toplumsal katmanın çıkarını, daha sonra ailesi ve kendisinin çıkarını düşünmektedir. Devletin, ulusun çıkarları bunlardan çok sonra gelmektedir artık ne yazık ki…
Ülkemize gelince … Ülkemizde milliyetçilik kavramı –maalesef ki- oldukça yoz bir durumdadır. Ülkemizde milliyetçilik her anlamıyla karşımıza çıkmaktadır. Bazı siyasi partiler, “ırkın” çıkarlarını korumak adına silah tüccarlarını beslerlerken, bazıları gerçek anlamını vurgulamaktadırlar. Ancak şöyle bir yanı vardır ki, en vahimi de budur; insanlarımız bu milliyetçilik görüşünü, dünya görüşleri haline getirmişler ve kendilerini ait varsaydıkları zümrenin çıkarlarını her şeyden üstün tutmaya başlamışlardır. Örneğin; bir futbol takımı fanatiği, o takım için her şeyini satmayı bile göze alabilmektedir. Hatta o takım uğruna (!), cinayet işleyebilmektedir. Tabi ki bu olayların tek nedeni yozlaşmış milliyetçilik düşüncesi değildir. Psikolojik nedenleri de vardır, ancak bu fikir de onları buna iten bir etmendir. Ülkemizde ve tüm dünya’da, sermaye grupları, kapitalist sistemin de etkisiyle, devlet yönetimini birer güç eliti olarak ele almışlardır. Bunların arasında en çok göze çarpan ise, silah sanayi devleridir. Bunlar da, küçük komplo, oyun, vs ile dünya üzerinde çatışmalar, savaşlar çıkartmaktadırlar. Bunun için de “yine” milliyetçilik olgusunu ön plana çıkartmaktadırlar.
Yani, milliyetçilik fikri, işlevi bittikten sonra, çıkar gruplarının eline geçmiş ve onların sömürüsüne uğramıştır ve hâlâ da uğramaktadır. Bu da, emperyalist, kapitalist ve liberal politikalar ile tüm dünya üzerinde bir kaos ortamı yaratmaktadır. Ancak, çıkar grupları, küçük çıkarlar peşinde oldukları için gelecek tehlikenin farkında değildirler.
Yazının başına dönersek;
Milliyetçilik kavramı olmalıdır. Çünkü, Dünya’da hala ulus devletler vardır. Bunlar da, halklarını ve sınırlarını korumayı ön planda tutmaktadırlar ve eğer bu dünya düzeni içerisinde yaşıyorsak da, milliyetçi, daha doğrusu ulusçu bir toplum düzeni oluşturmalıyız. Ancak asla ve asla şovenizm boyutuna çıkmamalıdır.
Milliyetçilik kavramı olmamalıdır. Çünkü, bu kavram her zaman dünya üzerinde savaşları ve çatışmaları tetiklemiştir. Dünya’nın başına gelmiş en büyük beladır ve bir an önce ondan kurtulunmalıdır. Çünkü, geleceğin toplumunda devlet, ulus kavramları olmamalıdır. Geleceğin toplumu, “Dünya Toplumu” olmalıdır.



Yorumlar