11 06.2009

Sosyal patlama(lar) ve bundan nemalananlar

Yıllardır bu “sosyal patlama” deyimine alıştık artık. Kökeninde sosyolojik bir durumu anlatan bu deyim, belki de halk diline geçebilmiş nadir sosyoloji terimlerinden de birisidir… Nihayetinde bugün, yılların birikimiyle, Dünya’nın her yerinde ve de Türkiye’de bir “sosyal patlama durumu” söz konusu. Ancak, ilginçtir ki, bunun önüne geçmeye çalışmak yerine, “emniyet sübapları” ile bu “patlama” engellenerek bundan nemalanıyor günümüzde…

Giriş

Tarihe baktığımızda, devrimler, iç savaşlar, anarşist eylemler,…vb. Kısacası, kitleselleşmiş ve de amaca yönelmiş eylemlerin bir adıdır bu “sosyal patlama”. Sosyoloji bilimi adını koyarken, belli ki toplumdan ve iktidardan bir adım geride kalmıştı. Çünkü, sosyoloji sosyal patlama adını koyadursun, diğer yanda iktidar (erk sahipleri), bu patlamanın önüne nasıl geçeceklerini bulmuşlardı bile… “Emniyet sübapları”!…

Kısaca açıklamak gerekirse eğer, en bilinen örnek ile, kısaca durum şu:

Düdüklü tencereler patlamasın diye üzerlerinde bulunan sübaplar açılır ve havaları alınır.

Halk kitleleri sömürüldükçe, ezildikçe, yani sıkıştıkça bir düdüklü tencerenin içerisindeki havanın sıkışması gibi patlamaya hazır hale gelirler. İşte bu patlama iktidar ve erk sahipleri açısından çok tehlikelidir, çünkü, ne yönde gelişeceği ve nasıl sonuçlanacağı kestirilemeyebilir. Ancak, düdüklü tencerenin sübabı gibi, toplumlar da bu gibi durumlarda çeşitli yollar ile deşarj edilirler. Yani emniyet sübaplarından havaları alınır ve tepkinin kitleselleşmesi ve iktidara, erk sahiplerine yönelmesi engellenir. Aslında engellenmesinden öte, yönü saptırılır.

Bugün halk kitlelerinin en büyük sorunlarının kökeni iktidarlar ve erk sahipleri, dolayısıyla da onların arkalarına aldıkları sistem iken, halk kitlelerinin bunu görmesinin önüne geçmek için bir emniyet sübabı olarak “yaratılan” krizler, işsizliğin varlığının korunması gibi ekonomik yöntemler ve de ayrımcılığın alevlendirilmesi, medya aracı(lığı) ile kitlesel dikkatin gündelik sorunlara çekilmesi dönüştürülmesi gibi pek çok yöntem ile bu “sübap” mekanizması oluşturulmuştur.

Türkiye

Türkiye

Çok uzaklara gitmeden, Türkiye tarihinden de bu konu ile örnekler çıkartabiliriz. 1980 öncesini yaşamasak da toplumca biliyoruz. Türkiye 1960 darbesi sonrasında Atatürk ilkeleri çizgisine geri dönmüş, bağımsızlığını hatırlamış ve gücünü farketmiştir. Yanıbaşında da bu özgürlüğüne (bazen çıkarları için de olsa) destek veren SSCB bulunmaktaydı. ABD ise, Türkiye’den çok uzaklardaydı, ancak en büyük düşmanı Türkiye’nin komşusuydu. ABD, dünyada burjuvazinin, SSCB ise halkların yani proletaryanın temsilcisi haline gelmişti ve de bu iki gücün üstünlük savaşında, Türkiye önemli bir yerdeydi. Çünkü, SSCB Türkiye üzerinden Akdeniz’e inebilirdi ve bu da, ABD için büyük bir güç kaybı demekti. Dolayısıyla, Türkiye’nin 1960 sonrası “halkçı” tutumu, ABD’nin işine gelmedi ve hem SSCB ile yakınlaşmasını, hem de kendi içerisinde bir güç oluşturması engellenmeliydi.

Türkiye’de 1960 öncesinde ve sonrasında devam eden Atatürkçülük akımı, bir noktadan sonra “komünist” devrim akımına “dönüştürüldü”1 . Bu dönüşüm, doğal olarak, kışkırtmaları ve kutuplaşmayı da beraberinde getirdi. Atatürk’ün ilkelerini, görüşlerini ve de Türkiye’nin bağımsızlığını, SSCB “komünizminden” korumak adına hem devlet, hem de ABD’nin eliyle, halkın gerilla örgütlenmelerinin karşısına, yine halk içerisinden kontr-gerilla örgütlenmesi kuruldu. Tabi ki, bu örgütlenme resmi değildi ve her zaman da yardımcısı Türkiye Cumhuriyeti’nin kolluk kuvvetleri oldu.

Her iki tarafta, kökenlerinde Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını savunuyordu. Ancak, sol kesim geçmişte ABD’nin Türkiye içerisine “yerleşme” politikalarına karşı çıkmış ve sonraki dönemde de ABD ile karşı karşıya duran SSCB’nin tarafında görünerek, hem onlardan destek almakta, hem de yeni bir sosyal sistemin hayali içerisindeydi. Buna karşın sağ kesim ise, Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde Atatürk Türkiye’si olarak ve bağımsız kalarak varolması için kendilerini “koruyucu” addetmişlerdi.

Türkiye sağı, “solcular ülkeyi SCCB buyruğuna sokacak” denilerek kışkırtılmış, buna karşın Türkiye solu ise, sağcıların bu saldırıları karşısında doğal bir tepki ile hem kendilerini korumaya, hem de inandıkları devrimi gerçekleştirmek için savaşmaya çalışmaktaydılar. Türkiye içerisinde durum buyken, ABD, Türkiye’yi SSCB’ye karşı bir “demir perde” olarak kullanmak için gayret etmekte, SSCB ise, bu “demir perdeyi” kırmak için Türkiye içerisindeki olası bir devrime yardım etmeye çalışmaktaydı.

İşte bu noktada, Türkiye solu da, sağı da, Türkiye’nin bağımsızlığını amaç edinmişlerdi ve de bu bağımsızlık mücadelesinin hedefi de ABD ve Avrupa ülkeleriydi. Yani kökeninde, Atatürk’ün de söylevlerinde sürekli belirttiği gibi, hedef, emperyalist ve işgalci ülkelerdi. Ancak, bu doğrudan iktidara ve erk sahiplerine yönelik olarak gelişen hareket, hedefinden saptırılarak, sol SSCB tarafına, sağ ise bu harekete karşıt bir güç olarak kutuplaştırılmış, hedef olarak birbirleri gösterilmiş ve sonrasında da, bu iki kutupluluk, etnik kimlik kutuplaştırılmasına kadar götürülmüştür.

İşte bu kutuplaştırma, Türkiye’deki 1960 – 1980 hareketlerinin “emniyet sübabıdır”. Tabii ki bu iki hareketin de içerisinde kendi dinamikleri bulunmaktadır. Ancak onlara bu noktada girmek konuyu dağıtabileceğinden başka bir yazıda incelenebilir.

İşte bu kutuplaştırma stratejisi, 1980 sonrasında ABD’nin etkisine girmiş, 1991′den sonra ise SSCB’nin yıkılması ile ABD – SSCB arasında dış siyasette oluşturduğu denge politikası dağılan Türkiye devletinin ve de iktidara gelen partilerin, iç siyasetlerinin temeli haline gelmiştir.

2002'den bugüne

2002′den bugüne…

İşte bugün görüyoruz ki, 2002 seçimlerinden beri iktidarda bulunan ve de bir marka partisi haline gelmeye çabalayan Adalet ve Kalkınma Partisi’de aynı stratejiyi yürütme gayretinde. Çünkü, farklı yollara girmeye çabaladığında halkın tepkisinin doğrudan kendi üzerlerine yöneleceğinin farkındalığından ve de bu öfkenin de sonucu kestirilebilir değil.

Adalet ve Kalkınma Partisi, iktidara geldiği günden beri sürekli olarak birilerine saldırıyor: Ekonomik aktörlere, siyasal aktörlere, devlet organlarına, yurt içinde ve yurt dışında mütemadiyen karşılarına birilerini koyuyorlar ve halkı da kendileri ile karşısına aldığı kişi/kurumlar arasında kutuplaştırıyorlar. Bu “çok bölünmüşlük” de, esas olarak hedefi Adalet ve Kalkınma Partisi olan tepkiyi sürekli dağınık halde tutuyor.

Böl ve yönet!

Eski bir Çin atasözü: “Böl ve Yönet!”

Şöyle düşünebiliriz; Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisini istemeyen, ona oy vermeyen kişi sayısı, Türkiye nüfusu içerisindeki seçmen sayısının %54′ü. Yani yarısından fazla2

Adalet ve Kalkınma Partisi, bu kendisinden yüksek orandaki halk kitlesine “hükmetmek” için bir strateji geliştirmeliydi… Yani, onların birliğini bozmalıydı. Türkiye’nin de zemini buna hazır olduğundan işleri zor olmadı. Yılların ayrıştırmacı ve kutuplaştırıcı politikalarının üzerine gittiler. Diğer yandan da, devletin kolluk kuvvetlerini de güçlendirerek, bu (dağınık da olsa) tepkiyi üzerlerine çekmemek için kaba kuvvet kullanma yoluna kadar gittiler. Yani, öncelikle siyaset ile karşılarındaki topyekun tepkiyi dağıttılar, ardından da kolluk kuvvetleri ile baskı altına aldılar. Ayrımcılığı ise, sürekli gündemde tutarak birliğin önüne geçerek, iktidarda yalnız kalmayı hedeflediler.

Karşılarında birlik oluşturmaya çalışan her türlü oluşumu da3 yargı yoluyla, kolluk kuvvetleriyle ve/veya halkı kışkırtarak susturmaya çalıştılar.

İşin özü, Adalet ve Kalkınma Partisi, yıllar önce ABD’nin 1980′e yaklaşırken kullandığı, sonrasında 1980 – 1999 döneminde siyasetten devlet organının farklı alanlardaki amaçları için alet ettiği yöntemi, bugün tamamen siyasetin içerisine “öfke bir hitabet sanatıdır” lafıyla entegre etti. Böylece, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin karşısında bir “toplumsal patlama” riski ve bu riskten dolayı da kendisine yönelik tehditler en asgari düzeye inmiş oluyordu. Türkiye, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bu politikasıyla, emniyet sübapları sürekli açık olarak kaynayan bir düdüklü tencere konumuna geldi. Yani, Türkiye içerisinde durmadan gündemi değişen, gerilimin, stresin azalmadığı, sürekli gerginliğin var olduğu, ancak tüm bunlara karşın bu tepkinin yoğunlaşarak yönelemediği bir ülke haline geldi.

Tabii ki, bu yönelememe durumu da, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, Türkiye üzerinde, kendi malıymış gibi oyunlar oynamasına da yol açmış oldu.

Eğer dikkat ettiyseniz, gazetelerin üçüncü sayfa haberleri, son dönemde artış gösteriyor. Toplumca sosyal bir kriz geçiriyoruz. Herkes, birbirine saldırmak için bahanede geziyor, hoşgörü hak getire… Her gün haberlerde öldürülen, parçalanan, yaralanan, …vb. haberleri izliyoruz, dinliyoruz, duyuyoruz. Çoğu haber ajanslarca artık bültene alınmıyor bile. Örneğin, bar çıkışı bir kavganın sonunda bir kişi gerçekte hastanede komada olsa bile, haberlerde yalnızca “bar çıkışında arbede” olarak geçebiliyor.

İşte bu toplumsal saldırganlık histerisi, belki Adalet ve Kalkınma Partisi’ne zarar vermeyecek, belki etkilemeyecek. Ancak, toplum olarak, toptan bir cinnet halindeyiz ve eğer bunun önüne bir şekilde geçilmezse, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin siyasal emelleri uğruna, Türkiye halkı kendi kendisini yiyen ve tamamen birliğini kaybetmiş bir halk haline gelecektir. Bu ise, uzun vadede devletin ve sisteminin içerisinde çözülmelere, toplumsal kopuşlara, kitlesel yokoluşlara kadar gidebilecek bir süreçtir.

Yazdırın, paylaşın, ekleyin
  • Print
  • email
  • PDF
  • Add to favorites
  • Twitter
  • Tumblr
  • Facebook
  • StumbleUpon
  • Posterous
  • Digg
  • del.icio.us
  • FriendFeed
  1. Bu noktada asılan öğrenci liderlerinden Deniz Gezmiş’in idam sehpasında söyledikleri ve daha sonra 1980′de asılan Erdal Eren’in idam sehpasındaki söylemlerindeki farklılaşma anımsanmalıdır. []
  2. Ki, bu sayı da, seçimdeki seçmen sayısı, oy sayım sistemi..vb. hakkında halen tartışılmakta olan bir sayıdır ve muhtemelen daha da yüksektir. []
  3. bkz. Ergenekon iddianamesi kapsamında sorgulanan, aranan kurumlar, dernekler…vb. []

İlgili Başlıklar

BeğenmedimBeğendim  
Yazıyı oylayın.
Loading ... Loading ...
, , , , , , , , , , ,

Yorumlar

Yorum yapın