07 03.2010

Kapitalizm’in Açmazları Bölüm 1: Sınıfların Rekabetsizliği

Okullarımızda, çoğu zaman açmazları ile birlikte, “modern” (ve yeniçağın sistemi) sistem olarak adlandırılarak kapitalizm bizlere öğretildi. Malûm, 1991′de sosyalizm’in ölüm ilanını verdi bazıları… Hem de daha ölmeden! Burada bir Kapitalizm – Sosyalizm çekişmesi okumayacaksınız. Yalnızca, çok zamanlar önce Karl Marx’ın da Kapital kitabında yazdığına benzer, kapitalist sistem hakkında bir tür açmazlar listesi yazmaya çalışacağım…

Aslında hangi birisinden, neresinden başlasam karar veremedim. Çünkü, kapitalizm, bir sistematiğe dökülmeye çalışıldığında oldukça karmaşık bir yapı karşımıza çıkıyor. Bu karmaşıklığının tek nedeni ise, yapısının kökenini inşa eden “anarşist düzen”. Anarşizm ve düzen yan yana komik geldi değil mi? Ancak, işte kapitalizmin bir sisteminin olmayışı da tam olarak bu noktadan kaynaklanıyor. Sistematiği olmayan bir düzenleme aslında kapitalizm denilen olgu. Yargı ve devlet organları aracılığı ile kurallar konulan, sürekli bir çatışma ve rekabetin hüküm sürdüğü, güçlü olanın, yenmek istediği sürece, güçsüzü yendiği bir sistem.

Bu girişin ardından, sıralamaya başlayalım…

Kapitalizm güçlü olanın yanındadır ve para güç demektir.

Evet, kapitalizm içerisinde paranız olmadığı sürece sisteme dahil olma şansınız yoktur. Yani, paranız olmadan (en azından şu an için) nefes almak dışında hiç birşey yapma şansınız bulunmuyor. Barınma ihtiyacınız için paranızın olması, yiyecek ihtiyacınız için paranızın olması, “temiz” su ihtiyacınız için paranızın olması, eğlenmek için paranızın olması gerekiyor. Tabi ki liste çok uzun ve hepsini yazmanın da bir anlamı yok şu an. Peki, para nerede? Kapitalizmin gelişim süreci içerisinde, para, yani güç, kapitalizm öncesi aristokrat sınıfının tekelinden ayrılarak, burjuvazi ve aristokrasi arasında paylaşılmaya başlanmıştır. Ancak, burjuvazi, (henüz) aristokrat sınıf kadar katı bir sınıf yapısına sahip değildir.

Aristokrasi, özellikle ortaçağ döneminde ellerinde bulundurdukları iktidar erki ile, aynı zamanda paranın kaynağını da ellerinde tutmayı başarmışlardır. Haliyle, bu kadar büyük bir gücün ellerinde bulunması zamanla ayrıcalıklarını, yaşamlarını ve sınıflarını “halk” içerisinden köklü bir şekilde ayırmıştır. Halk katmanlarına baktığımızda ise, ulaşım ve iletişimin teknolojik yetersizliğinin başat neden olması ile ticaretin yerel düzeyden yukarı çıkamadığını bilmekteyiz. Bu konuda, dönemin en büyük ülkesi olan Osmanlı İmaratorluğunda dahî Bursa’dan İstanbul’a yol yapımının, Osmanlı’nın son dönemlerine denk geldiğini görüyoruz. Ki, yollar sağlansa bile, yapılan ticaret yalnızca dayanıklı malzemeler üzerinde yapılmakta, yemeğin taşınması o dönemde bile büyük sorun oluşturmaktaydı. Tarihte bilinmektedir ki, Osmanlı’da bir şehrin merkezinde kıtlık yaşanırken, şehrin yanı başındaki köylerde bolluk yaşanabilmekteydi.

Bu noktada bir sıralama yapmamız gerekiyor: Aristokrasi, üretime katılmayan, yöneten ve zenginliğin bölüştürülmesi işini üstlenen bir sınıf, bugünün burjuvazi sınıfı, geçmişin ticaret ve zanaakârlık işleri ile uğraşan kesimi, bugünün proletaryası ise, geçmişin tarım ile uğraşan yani gerçek anlamda üretim yapan kesimini oluşturmaktaydı. Bugün, bu katmanların niceliklerinde ve yaptıkları işlerde pek değişiklik olmasa da, niteliklerinde değişiklikler meydana geldiğini söyleyebiliriz.

Osmanlı örneğinden yola çıkarak, ticaretin yerel düzeyde kaldığı dönemlerde aristokrasinin parayı elinde tuttuğundan bahsetmiştim. İşte, aristokrasinin sürekli artan bu gücü, zamanla geri kalan halkın üzerinde baskı oluşturmaya başladıkça, gelişen teknolojinin de etkisiyle, ticaret artık yerellikten çıkmış ve ticaret ile uğraşan insanların ellerinde para birikmeye başlamıştır. Böylece (tabi ki başka nedenlerin de bileşkesiyle) oluşan -dengesiz- bir burjuvazi sınıfı, geliştikçe aristokrasiye kafa tutmaya başlamış ve aralarında bir “güç” rekabeti ortaya çıkmıştır.

Bu rekabet içerisindeki güç, burjuvazi ve aristokrasinin ellerine geçirdikleri para ve iktidar erkinin niteliklerinden sağlanmaktaydı. Buna karşın ise, para için burjuvazi ve aristokrasiye bağlı bulunan halk, bu gücü edinememiş ve de bu güç elinde bulunmadığından dolayı bir süre sonra, iktidar erkini de bu iki sınıfa terk etmek durumunda kalmıştır. Tam olarak bu noktada da, yazının başında bahsettiğim “açmaz” başlamış oluyor.

İktidar her zaman güçlü olanın elinde bulunuyor.

Aristokrasinin, yeni dünya düzenine ayak uydurarak burjuvazi ile pazar içerisinde rekabete girişmiş, geçmişten gelen gücü ve sınıf dayanışması ile burjuvaziye karşı dururken, burjuvazi de geçmişten bu yana elinde bulundurduğu pazar ve de bu pazar içerisindeki deneyimi ile aristokrasinin pazarı eline geçirmesini önlemeye çalışmaktadır. İki sınıf birbiri ile mücadele ededursun, diğer tarafta halk kitleleri yalnızca (ki o da gerçekleşebilirse) niceliksel (sayısal) üstünlükleri ile bu iki tarafın karşısında güç oluşturabilmişlerdir. Bu da yaklaşık olarak 1950 – 2000′li yıllar arasında yoğun bir şekilde görülmüştür.

Sınıfların karışması

Bu noktada, burjuvazi sınıfının değişkenliği önemlidir. Bir kişi, bir aile, bir aşiret, bir zümre sistem içerisinde kendisini bir şekilde burjuvazi sınıfının alt katmanlarına dahil edebilir. Bunun sürekliliğini sağlayabildiği kadar da yükselmeye devam eder. Ancak, genellikle burjuva sınıfı içerisinde yer almak, aristokrat sınıfta olduğu kadar uzun süreli ve sabit bir aile yadigârı olarak devamlılık arz etmemektedir. Aristokrasi, dünyanın her yerinde aynı ölçütlerde olmasa da, genellikle sabit kesimler arasında ve aileler arasında örgütlüdür. Burjuvazi ise, daha çok bir zümrenin üzerinden gelişmekte ve oldukça da değişkendir. Aileler yerine daha çok kişiler ön plandadır ve henüz aristokrasi kadar yerleşmemiştir. Çünkü, kapitalist ekonominin oynak ve çok temelli piyasasında ne kadar büyük olursa olsun, her an bir firma batma tehlikesi ile karşı karşıya kalabilmektedir. Bu da, burjuvazinin dinamiklerini her an değiştirebilmektedir.

Halk kitleleri ise, enformasyon teknolojisinin ve bireyselliğin bu kadar yaygınlaşmadığı geçmişte, çok büyük kitleler halinde örgütlenerek iktidar erklerine gerek gövde gösterileri, gerekse savaş yolu ile söz geçirebilmişlerdir. Bu noktada, halk kitleleri niceliklerinden doğan güçleri ile karşılarındaki iktidar erkinin niteliğine etki etmişlerdir. Ancak, artan enformasyon teknolojileri ve kapitalist pazarın zorunlu kıldığı kitlelerin ayrıştırılması politikası ile halk artık kitleselleşmek konusunda sorunlar yaşamaktadır. Çok büyük halk kitleleri toplanamamakta, niceliksel bir güç sağlayamadıklarından ve bu niceliksel gücün de niteliksel güç üzerinde bir hegemonya kuramamasından dolayı, halklar artık ellerindeki demokrasi oyuncağı ile yalnızca bir kaç yılda bir yaptıkları seçimler ile iktidar erkini yönlendirmektedirler.

Kapitalizm’in açmazı bu noktaya yakınsadıkça kendisini göstermektedir. Sistemin olgunlaşmaya başladığı dönemlerde, sistemin kökenini oluşturan rekabet ve çatışma, sınıflar arası mücadeleden doğan olağan bir süreç olarak sistemi sağlıklı yürütebilmiştir. Ancak, günümüze yaklaştıkça halkın proleterleşememe (bir sınıf oluşturamaması) sorunu ile burjuvazi ve aristokrasi savaş alanında yalnız kalmıştır ve ilerleyen kapital birikimi süreci ile artık kemikleşmiş burjuva ve aristokrat aileler oluşmuştur. Yani, siyaseti, ekonomiyi, ticareti, modayı, yiyecekleri…vb. düzenleyen tekeller ortaya çıkmıştır. Bu tekelleşme ve beraberinde de kapitalizmin küresel bir hal alması ile pazar büyümesinin önüne geçmiştir. Kapitalist ekonomi içerisinde, firma ne kadar büyük olursa olsun, gelişemediği sürece çökmeye mecburdur. Gelişim için ise pazar genişlemesine ihtiyaç duymaktadır. Pazarın genişlemesi ise, ya yeni pazar bulunması / yaratılması, ya da var olan pazarın şişirilmesi ile gerçekleşmesidir. Yani, ya kapitalist olmayan bir ekonomi kapitalistleştirilerek ürün satılacaktır, ya da var olan pazar zenginleştirilerek (krediler, sübvansiyonlar, savaşlar…vb. ile) alım gücü arttırılacaktır.

Sonun başlangıcı

Halkın, bu güç savaşından kopuşu, kapitalist pazarın küreselleşmesi ve de iki sınıfın birbiri ile rekabet etmeleri için doymuş pazar karşısında yenilik üretme çabaları ve pazarı canlı tutma çalışmaları birleştiğinde kapitalizm tıkanıp kalmaktadır. Çünkü, halk pazarın bir yerine ürün üretmekte, ancak üretimi karşısında aldığı ücret, pazarın bir başka tarafında satışa sunulmuş malı almaya yetmediğinden, burjuvazi ve aristokrasi fiyat, dolayısıyla da maliyet indirimine gitmek zorunda kalmış, maliyeti düşürmek için makineleşme, insan gücünde azalmaya gittikçe de pazara arz edilen ürünlere talep eden kişi sayısında düşüş yaşanmıştır. Yani, halk pazar üzerindeki arz ve talep alanlarındaki payını kaybetmiştir. Bu kaybediş ise zaten doymuş olan pazarı daha da küçültmüştür. Diğer yandan, kçük butjuva grupları ticaretin içerisine girdiklerinde, halka yakınlaşarak büyük burjuvazi için kapanmış halk pazarına satışa başlamakta, bu durum da büyük burjuvazinin elindeki gücün bölünmesine, pazarının ise küçülmesine neden olmaktadır. Bu küçülüşün her aşaması ise küresel ekonomik krizlere yol açmıştır. Bu krizlerde ise, katmanlı ve sistemli bir şekilde halk fakirleşmiş, küçük burjuvazi elindeki kapitali yetiremeyerek büyük burjuvaziye yenik düşmüş, elindekileri kaybetmiş, büyük burjuvazi ve aristokrasi ise hareket alanını genişletmiştir. Yani;

Halka kriz olarak yansıyan olay, fillerin ezildiği bir ortamda çimlerin ezilmesi sürecinden başka birşey değildir.

Biliriz ki, çimler ezildikçe gürleşirler. Ancak, gereğinden fazla ve sık ezilirlerse önce seyrekleşirler, ardından ise ölürler ve elimizde yalnızca toprak kalır. İşte, kapitalizmin bugünkü yolu da buna işaret etmektedir. Aristokrasi ve burjuvazinin pazar çekişmesi, halkları günden güne daha da fakirleştirmekte, daha da köleleştirmektedir. İşte kapitalizmin çevresinden kendi odağına doğru yaşadığı bu “içe çöküş” süreci sistemin de bir açmazı olarak karşımızda durmaktadır.

Sonuç

Kapitalizm, sistemsiz bir şekilde, çok temelli ve sürekli oynak bir düzlemde var olmaktadır. Tabanının oynaklığı ise, geçmişte ona güç vererek devamlılığını sağlasa da, bugün aktörlerini, kendi elleriyle çürüttüğü temellerinin arasına gerilmiş ipin üzerinde dans eden akrobat haline sokmuştur. Sistemsizliğinden kaynaklanan arz – talep dengesizliği, bu dengesizliğin getirdiği çöküşler ve çıkışlar, iş gücü piyasasındaki genişlemeye karşın, zayıflama ve iş gücüne duyulan ihtiyacın azalması ile kapitalist pazar günden güne küçülmektedir. Bu küçülüş de sistemi, de büyük firmaların çöküşü, küçük firmaların yükselişi döngüsüne sokmaktadır. Ancak, büyük firmaların yaratılan krizler ile küçük firmaları bertaraf etmeleri ve kendilerini korumaları iç güdüleri ile yaratılan döngü sekteye uğramaktadır. Bu döngünün büyük ile küçük arasındaki deviniminden, büyük ve orta seviyesinde bir döngüye gelmesi, küçüklerin ise hep küçük olarak kalması ve halihazırda üretilen ürünlerin toplumların ihtiyaçlarını karşılayabiliyor olması pazarın küçülmesi yanında, doymasına ve bu doyum ile de kısırlaşmasına neden olmaktadır. Bu kısırlaşma zamanla pazarın fakirleşmesine neden olmakta ve böylece sistem kendi döngüsü içerisinde hapis olmaktadır. Bu döngünün dışında kalanlar ise, kendi aralarında kurdukları “gündelik pazar” ile varlıklarını sürdürmeye çalışmaktadırlar.

Artık, kapitalizm piyasaya ihtiyaç duyulanı değil, para eden ürünü sokmaktadır. Bu durumda da talep daraltmakta, ardından talebin bu yöne çekilmesiyle pazar genişletilmeye çalışılmaktadır. Her ne kadar sistemin işleyişi bir şekilde sürse de, sorun, insanlığın ihtiyaçları değil, firmaların para kazandığı ürünlerin piyasaları domine etmesi sorunudur. Halk kitleleri, domine eden pazar mallarını satın alsalar bile, çoğu zaman ihtiyaçlarından dolayı değil, onlara almaları dikte edilmesinden dolayı satın almaktadırlar. Zaten daralan piyasa nedeniyle ellerine geçen para azalan bu kitle, ihtiyaçları yanında bu ürünleri de alarak, günden güne fakirleşmektedir. Bu fakirleşme ise, temel tüketim malzemelerinin fiyatlarında düşüş getirmekte, bu düşüş ise temel tüketim mallarının kalitelerinde düşüşe neden olmaktadır. Yani, satın aldığımız bir yiyecek maddesi, içerisine katılan kimyasallar ile ucuzlaşırken, aldığımız son teknoloji ürünü cep telefonu içerisine konulan -ve belki de hiç kullanmayacağımız- özellik sayesinde değerinin çok üzerinde satışa sunulmaktadır. Böylece, kaliteli, lüks ve modern, ancak çoğu özelliğini nadiren kullandığımız ürünlere paramızı dökerken, temel ihtiyaçlarımızı suni şekilde almaya başlamış oluyoruz. Tam olarak sistem bu şekilde işleyişine devam ediyor olsa da, insanın doğasında var olduğu söylenen bu sistem, kökeninde insanlığa gerçek zararı da vermiş oluyor. Yani üretim, talebi karşılamak için değil, para kazanmak için yapılıyor.Bu durum da, halk katmanları içerisindeki bireylerin üretilen ürünlere erişimini her geçen gün daha da zorlaştırmaktadır.

Kapitalizm, gerçekten de üretim araçlarını efektif bir şekilde üretime yönlendiriyor olabilir, hatta pazarı doyuracak kadar yüksek üretim de gerçekleştirebilir. Ancak, esas sorun, piyasaya arz edilen ürünler ile piyasanın talep ettiği ürünlerin örtüşmemesi ve piyasa yönlendirme gücünü yukarıda yazdığım nedenlerden dolayı yitirmiş olan halkın, piyasayı domine eden üreticiler tarafından arz edilen üretim mallarını talep etmeye yönlenmeleridir. Böylece sürekli olarak, reklamlar, saptırılmış bilimsel araştırmalar…vb. aracılığı ile sürekli olarak bir “sahte talep” oluşturulmaktadır.

İşte kapitalizm piyasayı doyuracak kadar üretim sağlasa da, piyasa dengesinin ve rekabetin sığlaşması sonucu, arz – talep dengesi bozulmuş ve piyasaya arz edilen ürünler artık talep edilmeyen ürünler haline gelmişlerdir. Bunun için ise, sürekli yayınlanan reklamlar, medya içerisinde yayınlanan haberler ile, arzın aslında talep edilmesi gerektiği yalanı insanlara yutturularak sistem yürütülmeye çalışılmaktadır… Hatta buna bir de “ilerleme” ismi verilmektedir… Öncelikle bizlerin sistemi inşa ederken ve savunurken, ihtiyacın ne olduğunu ortaya koyamamız gerekiyor sanırım…

Bu yazı şimdilik bu kadar. İleriki bölümde, yine arz – talep dengesizliği, insanların ihtiyaç duymadığı ancak ihtiyaç duyduğu hissiyâtı yaratılması yöntemleri, reklamcılık, propaganda, şartlandırma ve pavlov deneyi üzerinden kapitalizmin bir başka açmazı üzerinde durmaya çalışacağım.

Yazdırın, paylaşın, ekleyin
  • Print
  • email
  • PDF
  • Add to favorites
  • Twitter
  • Tumblr
  • Facebook
  • StumbleUpon
  • Posterous
  • Digg
  • del.icio.us
  • FriendFeed

İlgili Başlıklar

BeğenmedimBeğendim  
Bu yazı,  1 adet oy almış, oylama ortalaması ise;  +1dir.
Loading ... Loading ...
, , , , , , ,

Yorumlar

  1. 14 Ekim 2010 @ 04:07
    Yorum  |  Permalink

    Kapitalizm kendi kendini bitiren bir sürece çoktan girdi. Yarattıkları canavar artık devleride yiyiyor. Parası olanda kıpırdayamıyor artık.
    Şimdi ”mutluluk endüstrisi’ne el attılar.

Yorum yapın