04 06.2010

Türkiye, Filistin, İsrail ve Değişen Dünya

Bildiğimiz gibi, 31 Mayıs sabahına karşı, İsrail’e yönelmiş olan ve içerisinde de aktivistlerin olduğu bir gemi, (söylendiğine göre) henüz İsrail karasularına girmeden önce, İsrail Özel harekat birliklerince basıldı ve çıkan arbede sonucunda da, elinde silah olan taraf, yani İsrail, gemiden (hala sayısı tam kesinleşmeyen) 9 kişiyi öldürdü. Ardından da gemiler İsrail tarafından İsrail limanlarına götürüldü. Kısaca yaşanan olay bu şekilde.

Giriş

Bu olay ardından dünyanın neredeyse her tarafında İsrail karşıtı pek çok gösteri düzenlendi. Pek çok gösterici yerel polisler ile çatıştılar. Dünya’daki gösterilerde Filistin ve Türk bayrakları ön plandaydı ve genel popülasyon ise, ülkelerin solcu gruplarından oluşmaktaydı.

Türkiye ise, bu noktada diğer ülkelerden farklı bir durumdaydı. Tıpkı, World Economic Forum’da Erdoğan’ın Peres’e “One minute” çıkışı(!) sonrasında, anında hazırlanmış olan pankartlar ve örgütlenmiş geniş kitleler gibi, Türkiye saldırı olduğu andan itibaren çok geniş katılım ve pankarlar eşliğinde sokaklara döküldü. Ancak, bu noktada önemli bir kaç nokta bulunuyordu. Bunu, TV’lerden ilk eylemleri takip edenler farketmişlerdir belki de. Öncelikle, ilk sokağa çıkanların “görünürdeki” profilleri, “One minute” sonrası sokaklara dökülenler ile benzerdi ve belki biraz daha radikaldi. Bir diğer nokta ise, o kişiler, örneğin İstanbul taksim’e son derece organize bir şekilde doluştular ve valiliğin buna izin verip vermediği pek belli değil. Bir diğer nokta ise, gemide öldürülenlerin Türk, organizasyonun da Türkiye merkezli olmasına karşın, yürüyüş yapanların ellerindeki Türk bayrakları, Filistin bayrakları arasında görülemeyecek kadar azdı. Tabi, sabah karşı o kadar Filistin bayrağının nereden bulunduğu da çok ayrı bir soru, kendi başına…

İşte, Türkiye 31 Mayıs sabahına uyandığında, İsrail’e karşı yaratılmış bir nefret ile İsrail ile karşı karşıya bırakılmış, büyük şehirlerinde binlerce insan ellerinde Filistin bayrakları ile “Tekbir” getirerek bağırıyordur. Herkes, Türkiye Cumhuriyeti hükümetinden bir kınama, tepki veya herhangi bir açıklama bekliyordu. Ancak, ilk resmi açıklama yaklaşık 12 saat sonra geldi. Ne var ki, bu açıklama, sokaklardaki insanların öfkelerini yansıtmıyordu. Herkes çok daha sert, öfkelerine tercüman olacak bir açıklamama bekliyordu. Ne var ki, İsrail ve filistin, çok uzun süredir savaşan ve Birleşmiş Milletlerin bile çekinerek aralarına girdiği çok hassas bir dengede bulunuyor. Haliyle, Türkiye’nin bu durumda yapacağı sert bir açıklama Ortadoğu’daki bu dengeyi alt-üst edebilir ve Türkiye’yi de bu dengenin içerisinde bir aktör olarak sokabilirdi.

Tarih

Tarihsel Köken

İsrail ve Filistin, uzun yıllardır birbiriyle savaşan iki ülke. Filistin, Osmanlı İmparatorluğu hakimiyeti sonrasında bölgede var olan bir devlet. Ne var ki, Filistin’in kurulu bulunduğu yer, daha doğrusu özellikle Kudüs, İsrail için, yani Museviler için çok önemli bir yer. Tabii ki burası aynı zamanda Müslümanlar ve Hristiyanlar için de çok önemli bir bölgedir. Yakın denebilecek bir zamanda çekilmiş olan “Kingdom Of Heaven” filmi, Kudüs tarihinin bir dönemini ortaya koymaktadır.

Osmanlı’nın son dönemlerinde, 1910 – 1911 civarlarında, Osmanlı Meşrutiyet meclisinde muhalefet tarafından bir konu konuşulmaktaydı:

Siyonizm, Musevilerin Filistin ve Mezapotamya vadisinde bir İsrail Devleti kurulması çabasıdır.

İşte bu düşünce, bir Musevi mebusunca o dönemde, kesin bir dille reddedilmiştir;

Bendeniz, bunu kat’iyyen reddederim. İsrailiyet namına konuşuyorum.

Bu yalanlama, II. Meşrutiyet meclisinde ciddi bir kabul görmüş ve alkış toplamıştır. Ancak, tarih bize göstermiştir ki, 1948 yılında, İngiliz Mandası altındaki bu bölgede bir İsrail Devleti kurulmuştur. Buna karşın da, bölgede bulunan Filistin halkı İsrail ile ciddi bir savaşa girişmiş ve Araplar da Filistinlilere destek vermişlerdir. İşte bu savaş da, bugünde hala devam etmektedir.

II. Dünya savaşında Avrupa’da yaşanan Yahudi soykırımının dünya devletlerince kınanması ve Musevilerin İsrail’e göçü ile nüfusunun artmasına neden olmuş ve dünyanın çeşitli yerlerinde bulunan Yahudilerin de, kapalı dinleri nedeniyle birbirlerine çok bağlı olmalarından dolayı lobi faaliyetlerinde bulunmaları, İsrail’in her zaman uluslararası bir destek görmesine neden olmuştur.

İsrail – Arap savaşı sonucunda, BM’nin araya girmesiyle birlikte 1948 yılında, Filistin bölgesi İsrail ve Filistin arasında paylaştırılmıştır. Bu paylaşım içerisinde bölgedeki savaşın temeli olan Kudüs şehri de bölünmüş ve özel bir uluslararası statüye alınmıştır. Batı Kudüs, Filistin’in elindedir. Ancak, 1948′e gelindiğinde bu bölgede artan (Filistinlilerce satılan, İsrail halkınca satın alınan) İsrail yerleşimleri nedeniyle bir süre sonra İsrail yönetimine geçmiştir. Ancak, Kudüs’ün resmi olarak İsrail’in eline geçmesi 1967 yılında yaşanan 6 gün savaşları ile olmuştur. Bu dönem içerisinde yaşanan savaşlar sonucunda da, Filistin artık arasında İsrail topraklarının bulunduğu 2 bölge olarak var olmaktadır: Batı Şeria ve Gazze.

İşte bugün İsrail, az önce de bahsettiğim küresel gücünden ve II. Dünya Savaşından sırasında uğradıkları soykırım nedeniyle, Filistin’e karşı küresel bir destek almaktadır.

Museviler

Museviler, tarihlerinden beri ticaret ile uğraşırlar. Osmanlı içerisinde Museviler ticaretin baş aktörleriydiler. Hatta, II. Meşrutiyet döneminde Museviler, ellerinde bulundurdukları güç ile iktidar partisi olan İttihat ve Terakki Fırkasına destek vermişlerdir. Ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin de kurucularını çıkartan bu parti de, diğer milletlere de dokunmadığı üzere, Museviler ile ilişkilerinde sorun yaşamamıştır. Ancak, II. Meşrutiyet’ten beri Osmanlı meclisinde muhalefette bulunan ve çoğunluğu muhafazakâr olan, Osmanlı şeriat rejimi dahil, dinci çizgide ilerleyen partiler, musevileri, özellikle ekonomik etkinliklerinden dolayı, sürekli olarak eleştirmişlerdir. Bu da, Osmanlı son dönemlerine yaklaştıkça yaşadığı ekonomik sorunların halka yansımasıyla birlikte, halk arasında musevilere karşı bir tepkiye dönüşmeye başlamıştır.

Osmanlı’dan sonraki dönemlerde de, burjuvazinin yükselişe geçmesi ve Dünya burjuvazisinin de temelinde dünyada ticari faaliyeti en yüksek olan Musevilerin yatması,bir anda dünyada Musevilerin, burjuvazi içerisinde Mason ismi verilen bir örgütlenme dahilinde üst bir statüye oturmasına neden oldu. Bugün Masonluk dendiğinde nasıl bir çağrışım yapıyor mesela sizde bir düşünün…

İşte Musevilerin bir anda böylesine küresel bir aktör haline gelmesi ve İsrail’in Ortadoğu’da bir devlet kurarak Arapları alt etmesi ile İsrail, Batı dünyasının petrolün merkezi olan Araplar üzerindeki kontrol mekanizması haline geliyordu. Bunun anlamı da, İsrail artık Batı’nın Ortadoğu’daki eli olmasıydı. Çünkü, Batı ülkelerinin Ortadoğu’daki petrolü denetim altında tutmaları için orada bir uyduya ihtiyaçları vardı. Ancak, İsrail bölgede Batı’nın bir uydusu olmasının yanında, bir de küresel ekonomik aktörleri barındıran bir yapıya da sahipti. Bu yapı, ile birlikte İsrail, Batı ile döngüsel bir bağ kurmuştu. Bunun anlamı, İsrail, Batı’nın Ortadoğu’daki eliyken, aynı zamanda Batı’nın kapitalist ekonomisinin de lokomotif şirket ve şahsiyetlerinin kökenlerini oluşturuyordu. Böylece, İsrail Batıyı kendisine göbeğinden bağlamış gibiydi.

Filistin - İsrail

Filistin – İsrail

Bu noktada İsrail, bir yandan Ortadoğu’da bu uydu görevini yürütürken, diğer yandan da kendi siyasetini güdüyor ve Filistin ile amansız bir çatışma içerisine giriyordu. Ancak, belki de öngöremediği bir şekilde, bu çatışma öncelikle dünya solunun tepkisini çekti. Hatta, Filistin küresel bir direniş sembolü oldu ve dönemde hala yaşamakta olan SSCB başta olmak üzere pek çok ülkeden yardım aldı ve burada sol örgütler üyelerine eğitimler de verdi. İşte bu noktada, dünya solunun direnişin simgesi olarak atfettiği Filistin, Filistin Kurtuluş Örgütü ve Filistin Ulusal Yönetimi lideri Yaser Arafat’ın liderliği süresince önce İsrail ile karşıt bir tutum sergilemiş, ancak 1988 BM kararını kabul ederek İsrail’in varlığını kabul etmiştir. Arafat’ın bu kararı, bugün bile doğru ve yanlış olduğu tartışılmakla birlikte, sonraki dönemde Arafat’ın İsrail ile uzun yıllardır yaşanan anlaşmazlıkları gidermek için karşılıklı müzakerelere başlaması, o dönemde FKÖ’nün sol kesimi ve İslami kanadınca;

Arafat’ın fazla taviz verdiği

gerekçesiyle tepkiyle karşılanmıştır. Arafat’ın bu hareketi, FKÖ dışındaki pek çok militan güçlerin İslamî kanat temsilcisi Hamas’ın çatısında birleşerek, FKÖ ve Arafat iktidarına karşı çıkmalarına yol açmıştır.

Filistin – İsrail çatışması, Filistin’in İsrail’in Batı’dan aldığı destek nedeniyle etkisiz kalması ve İsrail’in de güçlenerek baskısını (Batının uydusu olarak) tüm Ortadoğu’ya yayması çabası ile birlik haline gelen Arapların müdahil olmaları ile, bir Arap – İsrail savaşına dönüşmüş ve buna karşın İsrail, Arap birliğine karşı da zafer elde etmiştir. Bu zafer, Arapların İsrail politikalarının kökten değişmesine neden olmuş ve Filistin yalnız kalmıştır.

2004 Yılında Yaser Arafat’ın ölümü ile zaten FKÖ ve Arafat’ı uzun süredir zorlayan HAMAS, siyasal iktidarı ele geçirmiş ve bu iktidar değişimi de Filistin – İsrail savaşını çok daha tehlikeli bir hale sokmuştur. Filistin, böylece Arafat döneminde yakaladığı uzlaşma ve barış çizgisinden tamamen koparak, İsrail ve Musevi karşıtlığının filizlendiği bir coğrafya haline gelmiştir. Geçmişte Arafat’ın girişimleriyle dünya solunun “Direniş merkezi” olarak tanımladığı Filistin, yeni çizgisiyle dünya solunun desteğini de önemli ölçüde kaybetmiştir. Çünkü Filistin, Arafat döneminde özgürlük için savaşmaktayken, HAMAS iktidarıyla birlikte özgürlüğün yanında din de eklenmiştir. HAMAS’ın bu çizgisi, İsrail devletinin kuruluş nedeni olan Musevi-Devlet çizgisiyle de yakından bağlantılıdır.

Bugün

Bugün

İşte Filistin’in 2004′te yaşadığı bu değişim, İsrail – Filistin çatışmasını alevlendirirken, dünya solunun bölgeye ilgisini azaltmış, buna karşın ise, Musevi ve Müslüman kitlelerin dikkatini daha çok çekmeye başlamıştır. Çünkü artık bu savaş, İsrail ve Filistin’in ortak tutumu ile iki ülkenin savaşından çıkıp, iki dinin savaş alanı tanımına doğru gitmektedir. Filistin, hala İsrail’in baskısı ve boyunduruğu altında yaşam savaşı veren bir ülkedir. İsrail ise, hala Batı’nın (Geçmişteki ölçüde olmasa da) desteğini arkasında hisseden bir ülkedir. İsrail, HAMAS’ın radikal eylemlere girişmesiyle, Filistin’e uyguladığı yaptırımları da sertleştirmeye başlamıştır. İsrail’in artık Filistin’e karşı, karşı konulmaz bir şekilde üstünlük sağlaması, HAMAS ve Filistin’in de artık İsrail’in kuşattığı radikal bir millet olarak var olmaya başlaması, HAMAS’ı radikal bir terör örgütü çizgisine itmiş, İsrail’i de HAMAS eylemleri karşısındaki tutumu nedeniyle katliam yapma derecesinde güç gösterisi yapan bir ülke konumuna sokmuştur.

Bu noktada, özellikle son senelerde çok ciddi çatışmalar yaşanmakta, iki tarafın da birbirine uyguladığı şiddetin artık sınırı kalmamıştır. HAMAS, İsrail topraklarında İntihar saldırıları düzenlemekte, sınırlarından İsrail sınır içlerine füze atışları yapmaktadır. İsrail ise, HAMAS’ın her eylemi karşısında, kendisini korumak adına bölgede çok ciddi katliamlar gerçekleştirmektedir.

Tam bu noktada, İsrail – Filistin savaşının az önce bahsettiğim gibi iki ülke düzeyinden, Müslüman – Musevi zıtlığını ortaya çıkartması, sol kesimlerin Müslüman “mücahit”leri, -bazı zamanlar- İsrail’in kapital gücüne karşı savaştıklarını düşünerek özgürlük savaşçısı olarak addetmeleri, BM’nin İsrail’in uyguladığı şiddet politikası nedeniyle sürekli karşısına alması, ancak İsrail’in Batı ekonomisinde büyük güç sahibi olmasından dolayı alınan kararların göstermelik düzeyde kalışı ile birlikte düşünüldüğünde, hem çok uluslu bir hâl almış, hem de küresel denebilecek bir güç savaşına dönmüştür.

Türkiye

Türkiye

Türkiye hakkında, kurulduğu 1923′ten, soğuk savaş döneminde SSCB’ye karşı ABD taraftarları eliyle bir demir perde ülkesi haline gelişi, ardından SSCB’nin yıkılışıyla da nasıl bir ABD uydusu haline geldiğine yazılarımda değinmiştim. Az önce de, İsrail için;

Batı’nın Ortadoğu’daki uydusu

demiştim. İşte bundan dolayı da, Türkiye, bugün İsrail’in bu görevine taliptir düşüncesi doğmaktadır. İsrail’in dinî açıdan Araplar ile anlaşamaması, özellikle siviller üzerinde çok ciddi baskı ve katliamlara girişerek Batı halklarından ciddi tepkiler çekmesi ve BM kararlarını takmıyor oluşu İsrail’i Batı’nın gözünden düşürmüştür. Hâli hazırda ABD ve Avrupa ile iyi ilişkiler kurmaya çalışan, aynı zamanda laik ve müslüman olabilen Türkiye ise, Batı’nın yeni uydusu olmak için hem yeterince güçlü, hem de Ortadoğu halklarından birisi konumundadır.

Özellikle son yıllarda Türkiye’de yükselişe geçen din akımı, İsrail – Filistin savaşında Türkiye’nin doğal bir taraf olmasına da sebebiyet vermektedir. En son yaşadığımız gemi hadisesinden duruma baktığımızda göreceğiz ki, gemide bulunan aktivistler içerisinde Filistin’e dini amaçlar ile gidenlerin oranlarının sol görüşlü aktivistlerden çok daha fazla olduğunu görebiliriz. Geçmişten beri İsrail’e destek veren sol görüşlü aktivistler bugün bazen

düşmanımın düşmanı, dostumdur

görüşü ile radikal dinciler ile birlikte hareket edebilmektedirler. Ancak, radikal İslâm’ın kökeninde sol ile ciddi ayrılıklar barındırması, örgütlü radikal islamcıların, örgütsüz sol görüşlü aktivistleri “kullanmalarına” neden olmaktadır. Son yaşanan olayda da görebileceğimiz üzere, gemi içerisinde sürekli olarak pek çok ülkeden insanların varlığına vurgu yapılmaktadır. Ancak, bu vurgunun amacı olayı uluslararası düzeye çekmekten öte, olayın, radikal islâmcı bir eylem olmadığı, daha çok Filistin’in karşı karşıya olduğu zulme karşı bir eylem olduğu izlenimi yaratılmaya çalışılmasıdır. İşte, Filistin’e karşı geçmişten gelen bu destek, bugün radikal İslâmcılarca kullanılmakta ve HAMAS’ın İsrail’e karşı savaşına ortak edilmeye çalışılmaktadır.

Türkiye ise bu noktada, İsrail’e karşı en büyük kozu olan Filistin’i, ülkede alevlendirdiği din vurgusu dahilinde, “müslüman kardeşlerimiz öldürülüyor” diyerek, tepki ve çekişmeyi devlet düzeyinden halk düzeyine indirgemeye çalışmaktadır.

Ne var ki, Türkiye’nin İsrail – Filistin savaşında taraf olması, Dünya’daki pek çok dengeyi de değiştirebilecek bir olaydır. Çünkü, Filistin’in artık bir müslüman din devleti olarak şekillenmesi, İsrail’in ise kuruluşundan beri yücelttiği Musevilik ile hem Müslüman, hem Museviler ile ekonomik bağları güçlü olan Türkiye’nin, ciddi bir şekilde iki tarafın arasında kalabilmesine neden olabilecektir. Bu durumda da, mutlaka birisini seçmesi de gerekecektir ve hangi tarafı seçerse seçsin, bir seçim yaptığı anda zarar görmeye başlayacaktır.

Filistin tarafını seçtiğinde, Türkiye içerisinde alevlenecek olan İslâmi akım ile Radikal bir müslüman ülke damgası yiyebileceği gibi, ülke içerisinde Musevi karşıtlığının doğabileceği, ekonomik bağımlılığının bulunduğu Museviler tarafından ise ciddi anlamda zor durumda bırakılabileceği ve hatta, bu ekonomik düşkünlüğe karşı çıkamadığında Batı tarafından da tamamen bir uydu haline getirilebileceği aşikârdır.

İsrail tarafını seçmesi ise (ki doğrudan böyle bir seçim yapma şansı yoktur, yalnızca tarafsız görünerek destek sağlayabilir), kendi içerisinde başta olmak üzere Müslüman halkların ciddi bir şekilde tepkisini çekebilir ve radikal İslâmi örgütlerin hedefi haline gelebilecektir. Bu da Türkiye’nin tamamen Ortadoğu’dan izole edilmesi, Batı kabul etmediği takdirde de, doğu – batı arasında sıkışıp kalmasına neden olacaktır.

Türkiye’nin Filistin seçimi, Arap ve müslüman ülkelerin Türkiye’ye olan ilgisini arttıracağı ve Türkiye’nin Ortadoğu’nun genelinde popüler ve lider bir ülke haline gelmesine neden olacaktır. Ancak, Araplar gibi ciddi petrol rezervleri bulunmayan, Batı ile sosyo-ekonomik ilişkileri kuvvetli, coğrafya olarak da diğer tüm müslüman ülkelerden farklı bir yerde bulunan Türkiye için zor dönemlerin başlaması anlamına gelecektir. Türkiye’nin Batı’nın bir Ortadoğu uydusu olması, Batı’nın desteğini tamamen çekmesine neden olmasa da, yükselen İslâmi akım ile ülke içerisinde Batı’ya yükselecek olan karşıtlık, bir süre sonra Türkiye’yi Batı’dan kopartmaya başlayacaktır.

Not: Bugün İsrail’in Batı’dan kopmayışı, köklerinin orada olmasıdır. Ancak Türkiye, kökleri Doğu’da olan bir ülkedir ve dolayısıyla Batı ile kolayca kopabilir durumdadır.

Sonuç

Sonuç

Sonuç olarak, İsrail – Filistin mücadelesinde bugün üstün taraf İsrail’dir. Bu üstünlük, Filistin’in HAMAS yönetimine geçmesiyle birlikte bir Musevi karşıtığı ve beraberinde de geçmişteki Arap birliğinin yerini bugün müslüman bir birliğin almasına sebebiyet vermektedir. Yani, bugün Ortadoğu’da bir din savaşına doğru adım adım gidilmektedir. Bu savaş belki geçmişteki Arap – İsrail savaşı gibi olmayacaksa da, küresel yankıları olacağı kesindir.

Bu savaşın yanıbaşında ise, iki ülke bu savaşa çok katılmadan varlığını korumaktadır. Türkiye ve İran.

Türkiye, Batı ile iyi ilişkileri olan, halkı büyük ölçüde Batı’ya yönelmiş bir ülkedir. İran ise, yüzyıllardır olduğu gibi hâla Doğu kültürünün başkentidir ve Batı ile de sürekli çatışmaktadır. İki ülkenin ortak noktası ise, İran’da çok daha yüksek olsa da müslümanlıktır. İsrail – Filistin savaşının Musevi – Müslüman eksenine çekilmesi de, bölgedeki en büyük güç olan İran ve Türkiye’nin de olası dahiliyetine neden olabilecek bir gelişmedir.

Öte yandan İran’ın Batı’ya karşı bir tutum ile sürekli sürtüşme yaşaması, İran’ı bugün Batı medeniyeti için potansiyel bir hedef şekline de sokmaktadır. Türkiye ise, Batı ekseninde politikası ile Doğu’ya yaranma çabasındadır. Böyle bir politika sonucu olası bir Batı uydusu rolü üstlenmeye çalışması ile İsrail – Filistin savaşında taraf olması, İran’ın da savaşa katılması ile Ortadoğu’yu çok büyük ve yıkıcı bir savaşın içerisine sokabilecektir.

Böyle bir savaş sonucunda ise; Kazanan kim olursa olsun, insanlık her şekilde kaybedecektir.

Sonunda bölgedeki tüm halkların kıyıma uğrayacağı muhtemel bir savaş, yani büyük bir Ortadoğu savaşı, Batı’nın ellerini ovuşturarak beklediği bir savaştır. Çünkü, böylece hem duraksamaya başlayan küresel kapitalist ekonomi için çok büyük bir yeniden-yapım kaynağı yaratılacak, hem yıllardır rayına oturtulamayan Ortadoğu, yeniden şekillenecek ve bu şekillenme Batı’nın eliyle yapılacak, hem de Ortadoğu Batı’nın çok büyük bir sömürgesi haline getirilecektir.

Kısaca ve son olarak, Filistin – İsrail çatışmasından doğacak olası bir Ortadoğu Savaşı, Türkiye dahil tüm Ortadoğu’yu yıkıma uğratacak, Batıyı ise hem ortadoğu’nun egemeni kılacak, hem de durağanlık içerisinde sıkışmış olan ekonomisi için çok büyük bir kaynak yaratacaktır. Böylece, Ortadoğu ve Doğu, olduğundan daha da fakirleşecek, Batı ise olduğundan da zenginleşecek ve tam anlamıyla küresel bir iktidar kuracaktır.

Bu savaş sonucunda, Doğu için modern, özgür gibi tanımlamalar yapıalacak olsa da, Türkiye (ya da başka bir ülke için) lider ülke konumu vaad edilecek olsa da, Doğu için Batı’dan sağlanacak kapital ile bir kalkınma süreci öngörülecek olsa da, bunların hepsi yalnızca Doğu’nun bağımlılığını daha da arttıracak, Batı’nın ve Batı sermayesinin Dünya’ya egemenliğini ise daha da perçinleyecektir.

Yazdırın, paylaşın, ekleyin
  • Print
  • email
  • PDF
  • Add to favorites
  • Twitter
  • Tumblr
  • Facebook
  • StumbleUpon
  • Posterous
  • Digg
  • del.icio.us
  • FriendFeed

İlgili Başlıklar

BeğenmedimBeğendim  
Bu yazı,  2 adet oy almış, oylama ortalaması ise;  +2dir.
Loading ... Loading ...
, , , , , , , , , , ,

Yorum yapın